|
|
|
"Prof. Heidegger, otuz üç yıl sonra da olsa, kendisine yönelik ithamlara cevap vererek en azından vicdanını rahatlatmış ve o içi hayli boşaltılan kavramla söylemek gerekirse, 'tarihsel sorumluluğunu' yerine getirmişti. Türkiye ise yıllardır 'İstiklâl Mahkemeleri'nde ne oldu? Varlık Vergisi döneminde ne oldu? 6-7 Eylül'de ne oldu? Kahramanmaraş'ta ne oldu? Sivas'ta ne oldu? Başbağlar'da ne oldu? Susurluk'ta ne oldu?' gibi çoğaltılması mümkün soruların cevabını arıyor. Hiç kuşkusuz, bütün bu ve benzeri sorulara birtakım 'resmi' veya 'gayriresmi' cevaplar veriliyor, hatta verilen bu cevaplara inanılması da isteniyor. İnanılmadığı zaman da bilinen refleksler, artık hayli aşina olunan bir üslupla gündeme getirilmekten çekinilmiyor.
Basından 1915teki trajedi işte bu tehcir kanunuyla başladı Osmanlı'nın "millet-isadıka" (sadık millet) diye nitelediği Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslarla işbirliği yapan milliyetçi Ermeni çetelerini destekleyebilecekleri gerekçesiyle Anadolu' Hürriyet, son günlerde çok fazla tartışılan Ermeni sorununun üstündeki sis perdesini kaldırıyor. Hürriyet, Ermeni sorununun üstündeki sis perdesini kaldırıyor. Herkesin üzerinde tartıştığı Tehcir Kanunu nedir, amacı neydi, nasıl ve kimlere uygulandı? Tehcir kararı alındığı sırada Osmanlı Devleti hangi siyasal ve askeri koşulların baskısı altındaydı? Tehcir edilenler, nereye ve hangi şartlarda gönderildi?
Gönderilen insanların ne kadarı yerine ulaşabildi, ne kadarı yollarda öldü veya öldürüldü? Tehcir ve sonrası hakkındaki temel görüş ayrılıkları nelerdir? Tarihçiler, diplomatlar ve Türkiye Ermenileri 1915i tartışıyor.
23 Ocak 1913te o ünlü Babıáli Baskını ile iktidarı yeniden ele geçiren İttihat-Terakki yönetimi, Balkan bozgununun acısını hiç değilse bir miktar hafifletmek için askeri tedbirler almaya başladı. Yönetimdeki Talat, Enver ve Camal Paşaların Almanlara yönelik sempatisi, yeni hükümetin politikasının da esası olacaktı.
Enver Paşa, Almanlar safında girilecek savaşın en azından Turan hayallerini gerçekleştirmeye yardım edeceğini düşünüyordu. Osmanlı Devleti, 20 Temmuz 1914te tarafsızlığını ilan ettiği halde, İngiliz gemilerinin kovaladığı Goeben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısı, Enver Paşanın izniyle Türk kara sularına girecekti.
İtilaf Devletlerinin protestoları karşısında ise bu iki zırhlının Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı duyurulacak, Yavuz ve Midilli adları ile donanmaya dahil edilecekti.
ÜÇ CEPHEDE SAVAŞ
Donanma Komutanlığına getirilen Amiral Souchon, Enver Paşadan aldığı yazılı izne dayanarak Türk bayrağı çekilen Yavuz ve Midilliyi de alıp Karadenize açılacak ve başta Sivastapol olmak üzere Rus limanlarını bombalayacaktı. Bunun üzerine Ruslar 2 Kasım 1914te Osmanlıya savaş ilan edecek, İngilizler de 3 Kasımda Çanakkaleyi topa tutacaklardı.
Balkan bozgununun yorgunluğunu ve moral bozukluğunu üzerinden atamayan Osmanlı ordusu, üç cephede birden yeniden savaşa girmişti. Çanakkalede 1. ve 2. Ordu, Kafkaslarda 3. Ordu, Suriye ve Filistin cephesinde ise 4. ordu görev yapıyordu.
Ermeni meselesi, 3. Ordunun temel problemiydi. Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerine paralel bir biçimde, Osmanlı tarafından millet-i sadıka (sadık millet) olarak tanımlanan Ermenilerden bazıları, bağımsız bir Ermenistan kurma hayali ile öteden beri örgütleniyorlardı. Özellikle, 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında milliyetçi Ermeni çeteleri, Ruslarla işbirliği yaparak büyük hayal kırıklığına sebep olmuşlardı.
İşte 1914 yılında Ruslarla yeniden savaşa giren 3. Ordunun en büyük sorunu, cephe gerisinin güvenliği ve lojistik desteğin sürdürülebilmesiydi. Daha önce, II. Abdülhamid tarafından Kürt aşiret reislerine kurdurtulan Hamidiye Alaylarının bölgede yarattığı terör, Müslüman halkla Ermeniler arasında gerginliği iyice artırmış, milliyetçi Ermeni çetelerinin isyanları ise işin iyice tuzu biberi olmuştu.
AYDINLARA TUTUKLAMA
Bölgede çetelerin kışkırttığı sivil halkın birbirine girmesi için gereken kıvılcım Rus savaşıyla çakılmıştı. Üstelik o sırada Osmanlı ordusunda pek çok Ermeni asker mevcuttu. Enver Paşa, ilkin bu Ermeni askerlerin silahsızlandırılması emrini verdi. 18 Marttaki Çanakkale Savaşından kısa bir süre sonra, milliyetçi Ermeni örgütlerinin Vanda başlattıkları isyan üzerine İttihatçı yönetim yeni tedbirler aldı. Bunların ilki, 24 Nisanda İstanbulda yayımlanan Ermeni gazetesi Azamartın bürosunu basmak ve aralarında doktor, yazar, gazeteci ve milletvekillerin de bulunduğu Ermeni aydınlarından iki binden fazla kişiyi tevfik etmekti. Bunların önemli bir bölümünden bir daha haber alınamayacaktı.
Arkasından, Enver Paşa, İçişleri Bakanı Talat Paşaya, 2 Mayıs 1915 tarihinde bir telgraf çekerek, bölgede yaşayan Ermenilerin ya Rus ordularının üzerine ya da Anadolunun muhtelif bölgelerine doğru sürülmesini talep ederek şöyle dedi:
Bir mahzur yoksa, isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim.
Yani daha Tehcir Kanunu çıkmadan, Ermeniler göç ettirilmeye başlanmıştı. Padişah Mehmet Reşat imzalı ve 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu, sadece bunu resmi hale getiriyordu. Kendilerine tanınan süre iki haftaydı. Kıymetli eşyalarını yanlarına alabilecekler, geride kalan mülkleri ise mahalli yönetimler tarafından satıldıktan sonra parası kendilerine ulaştırılacaktı. Devlet, sürgün güzergáhındaki güvenliği sağlamakla kalmayıp beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçları da karşılayacaktı. Ne var ki, kimi yerlerde Teşkilát-ı Mahsusa bünyesinde bulunan Topal Osman gibi çete reislerinin kafilelerin güvenliğini sağlamakla görevlendirilmeleri, ölümleri de beraberinde getirdi. Ermeni kafilelerinin yanlarında, altın gibi değerli eşyalar taşıdıkları dedikodusu ise yağmacıların iştahlarını kabartan ana unsurdu.
TALAT PAŞANIN ANILARI
Talat Paşa, hatıralarında duyduğu pişmanlığı şu sözlerle dile getirecektir:
Esas itibariyle askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz (karaktersiz) insanların elinde bir facia şeklini almıştır. Maksadım bu hareketlerin çirkinliğini gizlemek değildir.
Talat Paşanın bu sözleri geç gelen bir saptamaydı. Pişmanlık dolu bu sözler kayda geçirildiğinde, onbinlerce masum Ermeni yurttaş yollarda ölmüştü. Milliyetçi Ermeni çetecilerin saldırılarında da binlerce masum Müslüman katledildi.
Öyle ki, İttihat-Terakkinin dışında kalmaya büyük özen gösteren Mustafa Kemal, Misak-ı Milliye tehcirin sorumluları için bir tecziye (cezalandırma) maddesi koyacaktır. İzmir Suikasti esnasında ünlü İttihatçıların yargılanmaları ve bazılarının idam edilmesi biraz da bunun sonucuydu.
Biz bu yazı dizisinde, 1915 yılında ne olduğunu, konunun uzmanlarına sorduk ve bütün görüşlerin yansıtılması için çaba harcadık.
YARIN: TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu
Üç maddelik TEHCİR KANUNU
1. Vakt-i seferde (sefer vakti) ordu, kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki (bağımsız garnizon) kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evámir-i hükümete (hükümet emirlerine) ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet (direniş) görürlerse hemen kuvva-yı askeriye (askeri kuvvetler) ile en şiddetli surette tedibát yapmaya (cezalandırma) ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun (izinli) ve mecburdurlar.
2. Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icábat-ı askeriyeye mebni (askeri icaplardan ötürü) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurra (köyler) ve kasabát (kasabalar) ahalisini münferiden veya müctemian (tek tek veya toplu halde) diğer mahallere sevk ve iskán ettirebilirler.
3. Neşri tarihinden muteberdir.
TÜRKİYE VE ERMENİSTANDA EŞZAMANLI YAPILAN ANKETİN SONUÇLARI
Çoğunluk sınır açılsın diyor
TESEV ile HASAnın Türkiye ve Ermenistanda eşzamanlı olarak yaptığı anket, her iki ülke insanlarının da sınır kapılarının açılmasından yana olduğunu ortaya çıkardı. Yine ankete göre iki ülkede de büyük çoğunluk, diplomatik ilişki kurulmasını istiyor.
ERMENİSTAN ile Türkiye arasındaki sınır kapılarının açılmasını onaylama oranı Emenistanda yüzde 62.7, Türkiyede ise yüzde 50.9 gibi yüksek bir rakamı buluyor. Sınır kapıları açılmasın diyenler Ermenistanda yüzde 31.1, Türkiyede ise 32.2de kalıyor. İki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasını isteyenlerin oranını da yüksek. Diplomatik ilişki kurulmasını isteyen Ermenistanlı katılımcıların oranı yüzde 87.7. Türkiyeli katılımcıların yüzde 64.6sı da konuya olumlu yaklaşıyor.
Türklerin yüzde 51.2sinin Ermeni arkadaşı olduğunu ortaya koyuyor. Türk arkadaşı olan Ermenilerin oranı ise yüzde 28. Anket, Türklerle şu veya böyle temas kuran Ermenilerin daha olumlu bir tutum içine girdiğini somut bir biçimde gösteriyor.
Karşılıklı arkadaşlık kadar etkili olan bir başka unsur, karşılıklı seyahat. Şu veya bu nedenle Türkiyeyi ziyaret etmiş, bir süre kalmış bir Ermenistan yurttaşı, olumsuz düşüncelerini değiştirmemekle birlikte, çok olumsuz kategorisinden hızla uzaklaşıyor. Türkiyeye hiç bulunmayanların Türkler hakkındaki çok olumsuz düşünceleri yüzde 28.5te seyrederken, Türkiyede bulunmuş insanlarda bu oran yüzde 10.5e düşüyor.
Bir başka çarpıcı sonuç da, Türkiye ve Ermenistan halklarının ilişki düzeyini tespit etmeye yönelik sorunun cevabında gösteriyor kendisini. Her iki ülkenin insanları, Türklerle Ermenilerin birbirleriyle iyi geçinmek istemediğini düşünüyor. Genellikle sevmezler diyenlerin Ermenistanda yüzde 51.3ü, Türkiyede yüzde 33.6yı bulması, bunun göstergesi.
|
|