Üye Girişi
Yeni Üye
Sıkça Sorulan Sorular
Sepetim
(0)
Yakında!
Konular
|
Çok Satanlar
|
Yeni Çıkanlar
|
Yayınevleri
|
Yazarlar
|
Yeni Çıkanlar Programı
|
Son Gezdiklerim
Anılar ve Günlükler Martin Heidegger
Candide ya da İyimserlik 1. Cilt
SQ Ruhsal Zekamızla Bağlantı Kurmak
Bir Arpa Boyu / 27 Mayıs İhtilalinin Gizli Tarihi
Murasaki Shikibu'nun Günlüğü (Ciltli)
Yerleşik Düşünceler Sözlüğü (Ciltli)
Mehmet Şerif Fırat Olayı Ve Kürt Sorunu
Meczup Yaratmak
Kafka
Evet Hepimiz Birimiz Birimiz Hepimiz İçin
Kitap
Yapı Kredi Yayınları
Cogito Dizisi
Frederic de Towarnicki
Anılar ve Günlükler Martin Heidegger
Anılar ve Günlükler Martin Heidegger
Frederic de Towarnicki
ŞİMDİ SATIN AL
Etiket: 8,00 TL
NetKitap Ederi:
6,40
TL
E-posta adresiniz:
Üyelik şifreniz:
Şifremi unuttum!
15314
Yayinevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskı Tarih:
2002
Sayfa:
122
Indirim:
%20
Bu kitaba oy verin:
Yorumları oku
Yorum Yaz
Paylaş
|
Bu kitaplar da ilginizi çekebilir
Kitap Hakında
Yorumlar
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi:
Yapı Kredi Yayınları
Dizi:
Cogito Dizisi
Baskı Tarih: 2002
Sayfa: 122
İndirim: %20
Boyut: 13cm x 21cm
Hamur: Karton Kapak, 2
Etiket: 8,00 TL
NetKitap Ederi: 6,40 TL
Arka Kapak
Towarnicki'nin Heidegger'i ziyaretleri filozofun yaşamındaki dönüm noktalarını aydınlatmakla kalmıyor, Alman düşün dünyasının ve görüngübilimin başyapıtlarından Varlık ve Zaman'daki kavramsal gereçlere ve yapı taşlarına da ışık tutarak Heidegger felsefesi için yeni açılımlar sunuyor. Düşünür Heidegger'in, tekniğin gelişimiyle biçimlenen dünya eleştirisi ve modern dünyada insana ve düşünceye düşen görevler konusundaki düşünceleri, Profesör Heidegger'in konferansları ve derslerinden alıntılarla açıklanıyor. "Varlık sorusu", "özgürlük", "göçebelik", "tanrılık" gibi temel kavramlar için filozofun önemli yapıtlarına başvurulur. Kant, Hegel ve Husserl'le ilişkileri, Hannah Arendt, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi çağdaşlarıyla söyleşimleri tanıklıklar ve belgeler aracılığıyla aydınlatılıyor.
Son Eklenen Yorumlar
6 kişiden 1'si bu yorumu beğendi:
“NEREYE GİDECEĞİNİ BİLMEDEN KALDIM”:
, 26 Mayıs 2007
Gönderen:
Selim Çörekçi
(İstanbul / Türkiye)
“NEREYE GİDECEĞİNİ BİLMEDEN KALDIM”: KENDİ DİLİYLE MİSTİSİZMDEN KESİNLİĞE İNSANLIĞIN YENİ AMACI
““Varlık ve Zaman’ın sorusu hâlâ derinlemesine bir tartışmaya açık, bekliyor” dedi bize Heidegger. “Şimdiye dek hiç kimse bu işe girişme riskini göze alamadı. Ama bir düşünce gündeme ya da tartışmalara aldırmadan sabırla kendi yolunu izler. Yalnızlığın yakınında çalışmayı kabullenmek zorundadır.””
(Heidegger’le yaptığı görüşmeden onun sözlerini aktaran, Frederic de Towarnicki, Martin Heidegger: Anılar ve Günlükler, çev. Zeynep DURUKAL, İstanbul 2002, Yapı Kredi Yayınları, s. 116.)
[Heidegger’in, “Beni Fenomenolojiye Götüren Yol” ("Mein Weg in die Phänomenologie"-"My way to Phenomenology" -1963) ismiyle yayınladığı ve kendi düşünce dünyasının ilk günlerdeki oluşumundan, en son dönemlerindeki ufuklara kadar ulaştığı gelişim çizgisini; “felsefenin sonu”nu da ele aldığı olgunluk dönemine ait birkaç yazısındaki temel bazı tespitleri eşliğinde “kendi dilinden” aktarmak, bence Türk felsefe dünyasının gelecekteki gündemi adına yararlı olabilir. S.Ç.]
MARTIN HEIDEGGER:
"Felsefe dergilerine birçok başvurumdan, Husserl'in düşüncesini Franz Brentano'nun belirlediğini öğrenmiştim. 1907 tarihinden beri Brentano'nun "Aristoteles'ten Bu Yana Varlığın Çeşitli Anlamları Üzerine" (1862) başlıklı tezi, benim felsefeye girme konusundaki ilk acemice girişimlerimde başlıca yardımcım ve rehberim olmuştu. Tamamen belirsiz bir tarzdaki şu soru beni ilgilendirdi: Eğer varlık çeşitli anlamlarda ifade edilirse, o zaman onun ön temel anlamı nedir? Varlık ne anlama gelir?" (s. 85)
Brentano'nun tezinin harekete geçirdiği sorular konusunda Husserl'in Logical Investigations'larından kesin bir yardım umdum. Ancak doğru olarak araştırmamış olduğumdan, çabalarım boşa gitmişti. Bunu çok daha sonra anladım. Buna rağmen Husserl'in yapıtına öylesine hayran kalmıştım ki beni büyüleyen şeyin ne olduğunu yeterince anlamaksızın sonraki yıllarda bu yapıtı tekrar tekrar okudum." (s. 86)
"Bu koşullar beni Husserl'in yapıtını yeni baştan araştırmaya zorladı. Buna karşılık benim yeniden başlamam da yetersiz kaldı, çünkü bir ana güçlüğü açıklayamadım. Bu güçlük, kendisine "fenomenoloji" denen düşünmenin iş görme tarzının nasıl başarıldığı yalın sorusu ile ilgiliydi. Bu soruya ilişkin beni kaygılandıran şey, Husserl'in yapıtının ilk bakışta gösterdiği belirsizlikten ileri geldi. Yapıtın 1900'de basılan ilk cildi, düşünce ve bilgi öğretisinin psikoloji üzerinde temellendirilemeyeceğini gösterme yoluyla, mantıkta psikolojizmin yadsınışını ortaya koyar. Bir sonraki yıl, ve üç kez daha basılmış olan ikinci cilt, birinci cildin tersine bilginin oluşumu için esas olan bilinç edimlerinin betimlenmesini içerir. Öyleyse o her şeyden önce bir psikolojidir. Ya, "Brentano'nun 'psişik fenomenleri' Sınırlamasının Anlamı" ile ilgili beşinci araştırmasının 9. kısmı psikoloji değil de nedir? Buna göre Husserl bilinç fenomenlerinin fenomenolojik betimlemesi ile tam da reddettiği psikolojizm konumuna geri döner. Ancak eğer Husserl'in yapıtına böyle büyük bir hata yüklenmezse, o halde bilinç edimlerinin fenomenolojik betimlemesi nedir? Eğer o, ne mantık ne de psikoloji ise, fenomenolojiye özgü olan neyi içerir? Burada tamamen yeni bir felsefe disiplini, hatta kendine özgü derecesi ve üstünlüğü ile yeni bir disiplin mi görünüyor?
Bu sorulardan kurtulamadım. Ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden kaldım. Hatta bu soruları, burada ifade edilen açıklıkla pek de formüle edemedim." (s. 87)
(Martin Heidegger, “Beni Fenomenolojiye Götüren Yol”, “Zaman ve Varlık Üzerine içinde, Çev. Deniz Kanıt, A Yayınevi, Ankara, 2001.)
"FELSEFENİN SONU VE DÜŞÜNMENİN GÖREVİ
Bu başlık, soru sormada üsteleyen bir düşünme girişimini gösteriyor. Sorular bir yanıta giden yollardır. Eğer yanıt verilebilirse, bu yanıt, tehlikeli bir soruna ilişkin önerme niteliğindeki bir ifadeden değil, düşünmenin bir dönüşümünden ibaret olacaktır.
Aşağıdaki metin daha geniş bir bağlama aittir. O, varlık ve Zaman sorusunu daha esaslı bir tarzda şekillendirmek için 1930'dan bu yana tekrar tekrar ele alınan bir girişimdir. Bu şu anlama gelir: Varlık ve Zaman'daki sorunun kalkış noktasını immanent bir eleştiriye uğratmak. Böylece bu girişim, düşünmenin sorununun ne olduğu eleştirel sorusunun, ne ölçüde zorunlu ve sürekli olarak düşünmeye ait olduğu açık kılınmalıdır. Buna göre Varlık ve Zaman'ın görevinin adı değişecektir.
Şunları soruyoruz:
1. Felsefenin şimdiki çağda son devresine girmesi ne anlama gelir?
2. Felsefenin sonunda düşünmeye verilen görev nedir?" (s. 67)
"Bütün felsefe tarihi boyunca Platon'un düşünmesi, değişik biçimlerde kesin kalır. Metafizik, Platonizm'dir. Nietzsche kendi felsefesini tersine çevrilmiş Platonizm olarak nitelendirir. Karl Marks'ın metafiziği tersine çevirmesi ile birlikte felsefenin en uç olanaklılığına ulaşılır. Felsefe, son devresine girmiştir. Buna karşın, felsefi düşünmeye hala girişildiği ölçüde, o, sadece epigonal bir rönesansa ve bu rönesansın çeşitlemelerine ulaşmayı sağlar. O halde felsefenin sonu, her şeyden önce kendi düşünme tarzının kesintiye uğraması değil midir? Bu sonuca varmak bir erken doğum olur." (s. 69)
“… Ancak, Descartes'ten beri, idea, perceptio anlamına gelir. Varlığın kendine ulaşması spekülatif diyalektikte ortaya çıkar. Yalnızca ideanın hareketi, yöntem, sorunun kendisidir. "Şeyin kendisine" çağrısı buna uygun bir felsefi yöntemi gerektirir.
Yine de felsefenin sorununun ne olması gerektiğine baştan karar verildiği varsayılır. Metafizik olarak felsefenin sorunu varolanların Varlığı, onların tözsellik ve öznellik biçimindeki mevcudiyetleridir." (s. 74)
“Husserl için “bütün ilkelerin ilkesi”, her şeyden önce bir içerik ilkesi değil bir yöntem ilkesidir. ...
“Bütün ilkelerin ilkesi” yöntemin önceliği tezini içerir. Bu ilke, hangi sorunun tek başına yöntem için yeterli olabileceğine karar verir. “İlkelerin ilkesi” felsefenin sorunu olarak mutlak öznelliğe indirgemeyi gerektirir. Mutlak öznelliğe transendental indirgeme, kendi geçerli yapı ve tutarlılığı, yani kendi kuruluşu içinde, öznellik içinde ve bu öznellik aracılığıyla bütün objelerin objektivitesini (bu varolanların Varlığını) temellendirme olanağını sağlar ve güvence altına alır. Böylece transendental öznellik, “biricik mutlak varlık” olduğunu kanıtlar. (Formal and Transcendental Logic, 1929, p. 240) ... Eğer “bütün ilkelerin ilkesi”nin, sarsılmaz doğruluğunu nereden aldığı sorulacak olursa yanıt şöyle olacaktır: Zaten felsefenin sorunu olarak kabul edilen transendental öznellikten...” (s. 75)
"… Şimdi neredeyiz? Biz, "şeyin kendisine" çağrısından dolayı, felsefeyi kendi sorunu olarak ilgilendiren şeyin baştan belirlendiği görüşüne ulaştık. Hegel ve Husserl'in bakış açısından – ve sadece onların bakış açısından da değil – felsefenin sorunu öznelliktir. …(s. 76)
“Ancak, felsefenin yönteminde olduğu kadar sorununda da düşünülmeden kalan nedir? Spekülatif diyalektik, felsefenin sorununun kendisinin ve kendisi için başvurduğu ve böylece de mevcudiyet haline geldiği bir tarzdır.”" (s. 76)
“Karşıtı olan pozitivizmi de içine alan bütün metafizik, Platon’un dilini konuşur. Bu metafiziğin düşünmesinin, yani onun varolanların Varlığını sunuşunun temel sözcüğü eidos, idea’dır: Varolanların varolanlar olarak kendilerini gösterdikleri dış görünüş. Buna karşın dış görünüş, bir mevcudiyet (hazır bulunma) tarzıdır. Aydınlık (ışık) olmaksızın hiçbir dış görünüş olmaz –Platon bunu zaten biliyordu. Ancak açılma olmaksızın ne aydınlık ne de parlaklık olur. Hatta karanlık bile ona gereksinim duyar. Başka türlü nasıl karanlıkta olabilir ve onun içinde dolaşabilirdik? Yine de Varlık aracılığıyla yani mevcudiyet aracılığıyla hüküm süren açılma, felsefenin başlangıcı hakkında konuşulan olsa da felsefede düşünülmeden kalır. …(s. 79)
“Ne de olsa bir şey açık hale gelir: Aletheia, yani açıkta olma sorusunu ortaya atmak, hakikat sorusunu sormak değildir. Bu nedenle, aletheia’yı, açılma hakikat olarak adlandırmak yetersiz ve yanlış yönlendiriciydi. “Varlığın hakikati” üzerine konuşma Hegel’in Mantık Bilimi’nde doğrulanmış bir anlam taşır, çünkü burada hakikat mutlak bilginin kesinliği anlamına gelir. Fakat Hegel ve Husserl gibi, bütün metafizikler gibi az da olsa Varlık olarak Varlık hakkında soru sormaz, yani mevcudiyetin mevcudiyet olarak nasıl varolabileceği sorusunu ortaya atmaz. Mevcudiyet, yalnızca, açılma baskın olduğu zaman vardır. Açılma, aletheia yani açıkta olma [vahyedilen Vahiy veya beyan S.Ç.] olarak adlandırılır, ama öyle düşünülmez.” (s. 83)
“Fakat bütün bunlar, temellendirilmemiş mistisizm hatta kötü mitoloji, ne de olsa yıkıcı bir irrasyonalizm, ratio’nun yadsınması değil midir?” (s. 83)
“Belki de rasyonel ve irrasyonel ayırımının dışında, bilimsel teknolojiden yine daha ölçülü olan, daha ölçülü ve böylece de uzaklaştırılmış, etkisiz olsa da yine de kendi zorunluluğuna sahip bir düşünme vardır. Bu düşünmenin görevini sorduğumuzda, o zaman sadece bu düşünme değil, aynı zamanda ona ilişkin soru da, ilkin, sorgulanabilir kılınır. Bütün felsefe geleneği görüşü çerçevesinde, bu şu anlama gelir: Hepimizin hala bir düşünme eğitimine ihtiyacı var, bundan önce de ilkin, düşünmede eğitilmiş olma ve olamamanın ne anlama geldiğinin bilgisine… Bu açıdan Aristoteles, Metaphysics IV. Kitap (1006a ff.)’da bize bir ipucu verir: Esti gar apaideusia gignoskein tinon dei zetein apodexin kai tinon ou dei. “Çünkü ne zaman bir ispata gerek olduğunu ve ne zaman olmadığını görememek eğitimsizliktir.”” (s. 84)
(Martin Heidegger, "Felsefenin Sonu ve Düşünmenin Görevi", Zaman ve Varlık Üzerine içinde, Çev. Deniz Kanıt, A Yayınevi, Ankara, 2001, s. 67-84)
[HERAKLİT’TEN HEIDEGGER’E: HERMENEUTİK-FENOMENOLOJİ
VEYA BULTMANN TEOLOJİSİNİN TEMELLERİ]
(Gareth Jones, Bultmann: Towards a Critical Theology (Bultmann: (Tecdidi) Eleştirel Bir Teolojiye Doğru), Polity Press, Cambridge, UK, 1991.)
GARETH JONES
(Professor of Christian Theology
Head of the Department of Religious Studies
Cantebury Christ Church University College)
“GİRİŞ [:Heidegger, Bultmann ve Hermeneutik Fenomenoloji]
Rudolf Bultmann (1884-1976), genellikle yirminci yüzyılın en büyük Yeni Ahid (İncil) müfessiri veya yorumcusu olarak kabul edilmektedir. Bu görüşün neden böylesine genel geçer bir kanaât haline geldiği, Bultmann’ın bu sahada telif etmiş olduğu eserlerin mahiyetine ve sayısına baktığımızda daha iyi anlaşılmaktadır: İlk defa 1924’te basılan İsevi Siyer (Synoptic) Geleneğinin Tarihi, 1941’de çıkan Yuhanna İncili ve ilk defa 1953’te yayınlanan Yeni Ahit Teolojisi. Bunlar, 1921’den ölümüne kadar geçen elli beş yıl içerisinde bütün bir Alman Yeni Ahid çalışmaları alanına hükmetmiş olan bir ismin ana akademik çalışmalarından sadece birkaçıdır.
Ancak, Bultmann bundan başka bir de, Yeni Ahid ve vahyin hakikatinin “varoluşçu” denilen tevilini ilk ortaya koyan kişi olarak da kabul edilmektedir ve bu bakış açısıyla, Yeni Ahid’in vahyi mesajı, ferdin içinde bulunduğu tarihi şartların karmaşıklığı ve güçlüğü çerçevesinde bir algılanmaya indirgenmekte ve bu durum da daha çok antropolojik ve psikolojik bir terminoloji ile ifadesini bulmaktadır. Bu tevil tarzı, öylesine bir genel bir geçerlilik kazanmış ve bazen de varoluşçuluk öylesine seküler bir disiplin olarak algılanmıştır ki; bazı yorumcular bu sebeple, Bultmann’ın metodolojik açıdan Hıristiyanlık itikadına ne kadar sadık bir ortodoksi ile bağlı kalabildiğini dahi sorgulamışlardır. Bu çerçevede, Bultmann’ın “Yeni Ahit ve Mitoloji”(1948) isimli makalesinin yayınlanmasından sonra başlayan “mitolojiden arındırma” (“Entmythologisierung”) mevzuundaki tartışmalar, tüm bir İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Bultmann düşüncesinin müspet bir kabul görmesinin ve gerektiği gibi anlaşılabilmesinin önüne oldukça önemli bir engel olarak çıkmıştır.
Hiç şüphesiz kabul edilmesi gereken bir gerçektir ki, kendisi hakkında böyle bir tartışma atmosferinin oluşmasında, hiç de azımsanmayacak ölçüde, bizzat Bultmann’ın kendi konumunu netleştirmeyi reddetmesinin ve kendisinin ortaya attığı mitolojiden arındırma programından ne kastettiğini bir defalığına ve tüm sonrası için tam anlamıyla ve en kesin çerçevesiyle tahlil etmekten uzak kalmasının rolü büyük olmuştur. Bunun yanında, çağdaş teoloji dünyasında Bultmann’ın çalışmalarının yeterince anlaşıldığını ve layık olduğu şekilde bir yoruma tabi tutulabildiğini söylemek de son derece zordur; ayrıca, Bultmann’ın eserlerinin, Heidegger’in hermeneutik fenomenolojisini esas alan derin felsefi köklerini teşhiste ve yine bu eserlerin sahip olduğu sağlam teorik çerçevenin ötesinde anlamlı bir gelişmeye yol açabilecek katkılar ortaya koyabilmede içine düşülen yetersizlik hali ve bu zeminde yer alan birçok başka yanlış değerlendirmeler de, daha çok, Bultmann’ı, bir varoluşçu antropolog, yani, bir anlamda Martin Heidegger’in dini konularda katipliğini yapmaktan başka bir özelliği olmayan bir isim olarak gören bir anlayış biçiminin ürünü olmuştur.
Bir anlamda bu yanlış anlaşılma meselesi, Bultmann’ın 1976’da ölmesinden bu yana her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır: Durumun ne kadar vahim olduğunu Eberhard Jüngel’e ait ve Bultmann teolojisinin en doğru yorumunu ve açıklamasını sunma iddiasıyla kaleme alınmış Glauben und Verstehen (İman ve Anlama) (1985) isimli çalışmaya bakarak anlamak mümkündür. Bu eser birçok bakımlardan etkileyici olsa dahi, Jüngel’in değerlendirmesiyle Bultmann’ın özgünlüğü sadece Karl Barth’ın en mühim takipçilerinden biri olmakla sınırlı kalmaktadır ki, böyle bir bakışın sonuçlarını tahmin etmek hiç de zor değildir: Jüngel’in bakış açısıyla öyle bir portre ortaya çıkmaktadır ki, Bultmann bir varoluşçudur ve sadece 1960’lı yıllarda son bulmuş bir dönemin düşünme biçimini yansıtan bir isimdir. Bultmann artık neredeyse unutulma tehlikesi ile karşı karşıyadır; kendisinin bir çağdaşı ve bir eleştirmeni olan Karl Barth’ın inşa ettiği Bultmann heykeli etrafında çeşitli yorumlara girişme çabaları da sadece birtakım gölgeler arasında kaybolan belirsiz bir anlama çabasından ibaret kalmaktadır. Ancak, modern teoloji adına çok vahim neticeler doğurabilecek bu tür yanlış anlamalar karşısında, merhum Karl Rahner gibi büyük bir isim çok yerinde olarak şu gerçekleri dile getirmiştir:
“Hem Ortodoks Protestan teolojisinde ve hem de Katolik teolojisinde, Barth’ın Protestan teolojisinin eski liberal okuluna dayandırdığı ekolüne karşı çok çabuk bir cephe alma anlayışı hakimdir. Barth’ın dediklerinin büyük bölümü doğru olsa ve başardıklarının çoğu yarın daha da iyi anlaşılacak olsa bile; görülmesi gereken gerçek şudur ki, Bultmann, bir bütün olarak Avrupa Protestan teolojisinde Barth’a karşı hakikaten tam bir üstünlük kazanmış ve zaferini ilan etmiş bulunmaktadır. (Rahner, 1968, s.16)”
Bununla beraber, burada şunu da belirtmeliyiz ki, Rahner’in bu hükmünün üzerinden yirmi yıldan fazla bir zaman geçmiştir ve kendisinin aynı hükmü bugün için de aynı şekilde dile getirebileceğini söylemek pek mümkün görünmemektedir. Rahner bugün yine aynı hükmü dile getirmiş olsa bile; gerçek şudur ki, tarihin tekerleği dönmeye devam etmiştir ve geçen zaman içinde Bultmann’ın teolojisi gerçek temsilcilerine kavuşmaktan oldukça uzak bir halde kalmıştır. Her şeye rağmen, işte bunun için, Rahner’in yukarıda dile getirdiği bakış açısı çerçevesinde yeniden farklı bir düşünme girişiminde bulunulması gerekmektedir ve her şeyiyle kendisine sahip çıkmış olmasına karşılık; Bultmann’ın günümüz için taşıdığı hayati önemi yeterince idrâk etmekten uzak kalmış bir teoloji dünyası adına muhakkak bu yolda ilerlenmesine ihtiyaç vardır.
Bu çalışma hem sözü edilen bu hususlara bir vuzuh kazandırma ve hem de Bultmann’ın iman ve tefekkür dünyasının tam kapsayıcı ve derinlemesine anlaşılabilir bir incelemesini sunma gayesini gütmektedir: Vahyi kerygmatik (beyanî) teoloji olarak bilindiği şekliyle Bultmann düşüncesinin ifade ediliş biçimi, bu düşüncenin dayandığı felsefi bakışın hermeneutik fenomenolojiyi esas alan temelleri ve Bultmann teolojisinin çağdaş düşünce tarafından algılanış şekli ve bizzat bu teolojinin çağdaş düşünce adına tazammun ettikleri. Bütün bu hususlara bir açıklık kazandırma uğraşısının başarı kazanması için, Bultmann’ın çalışmaları hakkında bugün genel geçer görünen önyargıların birçoğu değişmeli ve bunlar, çoğu zaman da sorgulanarak tamamen aşılmalıdır. Bu yüzden, meselâ, Bultmann’ın varoluşçu bir teolog olduğu görüşünün -ki, eğer “varoluşçuluk” yalnızca bir psikoloji biçimi olarak algılanıyorsa- yanlış olduğu tekrar be tekrar dile getirilecek ve bunun kesinlikle reddedilmesi gereken hatalı bir görüş olduğu üzerinde önemle durulacaktır; bunun yanında, Bultmann’a göre, bizzat Beyan (Ereignis) olarak Hz. İsa tarafından getirilen Vahy’e tam bir iman ve teslimiyete dayanan Hıristiyanlık itikadının fenomenolojik temellerinin daha tutarlı ve muhkem bir şekilde anlaşılmasını sağlayabilecek bir yol üzerinde ilerlemeye engel olan unsurlar ortadan kaldırılmaya çalışılacaktır. Ancak, aynı zamanda, bir Yeni Ahit müfessiri olarak Bultmann’ın ulaştığı sonuçların, bir şekilde onun “doğru yolda” olmayan mitolojiden arındırma gayretlerinden ayrı tutulabilecek neticeler olduğu görüşü de sorgulamaya tabi tutulacaktır. Tıpkı Barth’ın 1919’da kaleme aldığı Romalılar Üzerine Yorum (Barth, 1963) adlı çalışmasının, onun kendi konumunu ortaya koyan en temel eseri olarak kabul edilmesine benzer şekilde; Bultmann için de, diğer tüm yayınlarının yanında, Dördüncü İncil üzerine yazdığı tefsir ve geliştirdiği görüşlerin kendisinin en mühim teolojik ve felsefi manifestosunu teşkil ettiği ortaya konulacaktır.
Netice itibariyle, bu çalışmamız büyük ölçüde Bultmann düşüncesini pedagojik gaye ve çerçevesi içinde incelemiş olacaktır; yani teoloji bir eğitim olarak ele alınmış olacaktır. Böyle bir yaklaşım açısı benimsememizin sebebi oldukça açıktır; Bultmann teolojisinin içinde geliştiği Alman Protestanlığı’nın bir bütün olarak mahiyetinin: Glaubenslehre, yani imanın öğretilmesi olduğunu görürüz ki, bu bakış açısı, temel ifadesini daha Schleiermacher’de bulmuş ve tüm bir modern dönem için de geçerliliğini aynen devam ettirmiştir....”
KAYNAKLAR
(Kitaptaki geniş bibliyografyadan sadece tercümede adı geçen referanslar:)
Barash., J. A., 1988, Martin Heidegger and the Problem of Historical Meaning, The Hague.
Barth, K., 1963, Der Römerbrief, 1st edn, Zürich.
Bultmann, R., 1948, ‘Neues Testament und Mythologe’, in Kerygma and Mythos, I, ed. H.
W. Bartsch, Hamburg, pp. 15-53.
Bultmann, R., 1967, Exegetica, Tübingen.
Diels, H. (ed.), 1951, Fragmente der Vorsokratiker, I, 6th edn, Berlin.
Heidegger, M., 1954b, Vom der Wesen der Wahrheit, Frankfurt aM.
Heidegger, M., 1976a, Wegmarken (Gesamtausgabe 9), Frankfurt aM.
Rahner, K., 1968, ‘’Theology and Anthropology’, in The Word in History: The St. Xavier
Symposium, ed. T. P. Burke, London, pp. 1-23.
(Tecümenin yapıldığı kaynak: Gareth Jones, Bultmann: Towards a Critical Theology (Bultmann: Eleştirel Bir Teolojiye Doğru), Polity Press, Cambridge, UK, 1991, “Introduction”, ss. 1-3; “Through Phenomenology to Faith”, ss. 93-94 ve “What is Truth? (a) Aletheia and Logos”, ss. 110-113.)
Çevirenin notu:
Yukarıda, Batılı ilim ve fikir dünyasının yaşayan en mühim isimlerinden biri olarak kabul edilen büyük mütefekkir ve ilahiyatçı İngiliz Gareth Jones’un, Vahiy ve Beyan üzerine daha çok felsefi sayılabilecek görüşlerini, “Bultmann: Eleştirel Bir Teolojiye Doğru” isimli kitabının farklı bölümlerinden kısımlar halinde ve anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde tercüme etmeye çalıştık. Yine bu kitapta Evrensel Risalet perspektifinde dile getirilmiş Ahir Zaman Hakiki İsevilerinde bir manâda Vahyi tecdidi tasdik makamında tezahür edecek tasaffi süreci veya ameliyesinin ulaştığı son nokta ile ilgili olarak üzerinde son derece derinlikli ve geniş analizlerle durulması gereken ve Garb felsefesi ve Hristiyanlığını neredeyse “i’caz ile beyan i’caz ile Kur’an” anlayışı içinde ele almaya doğru yönelen son derece ümit verici gelişmelere yol açabilecek birçok tarihi tespit ve tahlillere sadece bir işaret olması için, şimdilik şu birkaç cümleyi de “hitam-misk” olsun dileğiyle kısaca tercüme etmek zarureti vardır denilebilir:
Büyük alim ve mütefekkir Gareth Jones zikredilen kitabının ilk sayfalarında diyor ki:
“... Hz. İsa’nın bu dünya üzerinde geçirmiş olduğu tarihi (historiche) hayatın hakiki manâ ve ehemmiyetini kavramak için, birinci olarak O’nun ontolojik açıdan öncelik taşıyan kendi varlığını anlamak mecburiyeti vardır. Yuhanna İncili’nde yer alan şu ayetleri kelâmi açıdan Bultmann şöyle yorumlamaktadır: ‘Başlangıçtaki Sözdü ... ve Söz beden oldu.’ (Yuhanna,1.1; 1.14)
... Bultmann, “Allah Hakkında Vahye Uygun Bir Beyanda Bulunabilme Nasıl Mümkün Olabilir?” ... isimli ünlü makalesinde, teolojik metodun temel suali çerçevesindeki asıl mesele mevzuunda, kendisinin karakteristik fikir beyan etme yolu olduğu üzere, doğrudan doğruya ve açık bir üslupla şunları söylemektedir: ‘Bizim Allah hakkında beyana ait bir söz söylememiz, ancak ve ancak O’nun bize bildirdiği Vahyi Kelâmı (Sözü) ile yine kâinatta tecellileriyle bizi yaratan ve yaşatan O’nun fiilleri hakkında konuşuyorsak mümkündür.’ Hristiyan İlâhiyatı (Christoloji), ancak ve ancak “İsa Mesih Allah’ın Kelimesi” (“Jesus Christ as God’s Word”) kabul edildiği takdirde bütün bir Bultmann teolojisinin merkezi noktasını teşkil eder. ...
... Bultmann’ın kanaâti odur ki, Hristiyanlık Nasıralı İsa’nın (Vahyen beyan edilen) kıssasıyla temsil edilen lisanında şimdiye kadar hiç olmadığı biçimde kendisini yeni baştan keşfetmek mecburiyetindedir.” (Tercüme: Selim ÇÖREKÇİ)
[“DELALETTEN HİDAYETE” RÜYALARLA KESİN BİLGİ: - “İnsanlar uyur haldedirler; öldükleri zaman uyanırlar”]
“"488 senesi Receb ayından itibaren 6 ay kadar bir zaman dünya arzularının câzibesi ile âhiret düşünceleri arasında kararsız kaldım. Bu son ayda durum, ihtiyârî olmaktan çıkmış zarûrî hale gelmişti. Zira Allah dilimi, tedris yapamayacak bir halde kilitlemişti. Kendimi bir gün olsun, gelen talebelerin hatırı için ders vermeye zorluyor, fakat dilim bir kelime söylemiyor, buna muktedir olamıyordum. Dilimdeki bu tutukluk sonra kalbimde bir hüzün doğurdu. Bunun tesiriyle, hazım kuvveti kalmadı; yemek ve içmek iştahım kesildi. Boğazımdan ne bir yudum su geçiyor ve ne de bir lokma hazmedemiyordum. Bedeni kuvvetlerim zayıf düşmüştü. Nihayet doktorlar ilâçtan ümitlerini kestiler ve : "Bu kalbe ârız bir haldir; buradan mizâca sirâyet etmiştir. Kalbe ârız olan hüzün gitmedikçe ilâçla tedavisine imkân yoktur" dediler. Sonra bir şey yapamayacağımı anlayıp, güç ve tâkâtım tamamen elden gidince, hiç bir çaresi kalmamış kimsenin sığınışı ile Allah teâlâ'ya sığındım. Çaresizin duâsını kabul eden Allah teâlâ duâmı kabul etti. Mevki, mal, âile, çocuk ve arkadaşlardan uzaklaşmamı kalbime kolaylaştırdı. İçimde Şam’a gitmek meyli olmasına rağmen, halifenin ve bütün arkadaşların Şam’da kalmak kararında oluşumu öğrenmelerinden sakınarak Mekke’ye gitmek arzusu izhâr ettim. Bağdad’tan bir daha dönmemek üzere çıkışımda tuhaf hilelere başvurdum; Irak’ın ileri gelen âlimlerinin tenkidlerine hedef olmuşum. Zira onlar arasında, içinde bulunduğun her şeyden uzaklaşmanın dinî bir sebeple olduğunu kabul edecek kimse yoktu. Zira onlar arasında, içinde bulunduğun herşeyden uzaklaşmanın dinî bir sebeple olduğunu kabul edecek kimse yoktu. Onlar bu mevkiimin, dinde varılacak en yüksek makâm olduğunu zannediyorlardı; bu onların, ilimden anladıkları şeyi gösteriyordu. ... (s. 72-73)
Sonra meşgaleler ... beni memlekete çekti. Bir müddet herkesten fazla arzusuz olduğum halde, nihâyet döndüm. Orada da kalbi tasviyeye itina göstererek uzlet hayatını tercih ettim. Hadiseler, ... huzurumu kaçırıyor ve yalnızlığın zevkini bozuyordu. Hâlet-i ruhiyem ancak arasıra düzeliyordu. Fakat buna rağmen ondan ümidimi kesmiyordum. Mâniler beni ondan alıkoyuyor, fakat ben ona tekrar dönüyordum. 10 sene kadar bu şekilde devam ettim. Bu uzlet hayatı boyunca bana sayıp anlatamayacağım birçok şey malûm oldu. ... Yeryüzünde nübüvvet nûrundan başka, kendisiyle aydınlanacak bir ışık yoktur. ..." (s.75) (El-Gazzali, Dalâletten Hidayete, Tercüme: A. Subhi Furat, Şamil Yayınları, İstanbul, 1978.)
“Feylesûfların sınıfları ve hepsinin
küfür damgası taşıdıkları hakkında
Feylesûflar, fırkalarının çokluğuna ve mezheplerinin çeşitliliğine rağmen üç kısma ayrılırlar: Dehrîyûn (Materyalistler), Tabiîyûn (Naturalistler), ve ilâhiyûn (Metafizkçiler).
…
Üçüncü sınıf, İlâhiyûn (İlâhiyatçılar):
Bu feylesûflar, daha sonrakilerdir. Aralarında Sokrat (Eflâtun’un hocası) ve Eflâtun (Aristotalis’in hocası) vardır. Aristotalis, onlara mantığı yazan, ilimleri geliştiren ve istifâde edilir hale getirendir. Böylece, bilgileri anlaşılır bir hale getirmiştir. Bu feylesûfların hepsi, mezkûr iki zümrenin, Dehrîyûn ve Tabiîyûn’un görüşlerini ve rezâletlerini ortaya koymuşlardır. Onları birbirleriyle çarpıştırarak “Allah muhârebe (hususunda) müminlere elverdi (Kur’ân, 33 (:el-Ahzâb) 25” meâlindeki âyete göre, müminlerin onları reddetmelerine lüzum kalmadı. Sonra, Aristo, Eflâtun’u, Sokrat’ı ve ondan önceki feylesûfları, hepsinden uzak kalıncaya kadar tam mânâsıyle reddetti. Ancak onların küfürlerinden ve bid’atlerinden kötü taraflar kalmıştı, kendilerinden tamamen sıyrılmağa muvaffak olamadı. Bu sebeple onları ve İslâm feylesûflarından İbn Sînâ, el-Fârâbî ve diğerleri gibi onları tâkip edenleri de tekfir etmek gerekir. Şu da ilave edilmeli ki İslâm feylesûflarından hiçbiri, Aristo’nun felsefesini bize İbn Sînâ, el-Fârâbî gibi doğru nakledememiştir. Bu iki feylesûfun hâricindekilerin naklettikleri şeyler, mutâlaa edenlerin kalblerini teşviş eden hata ve karışıklıklardan sâlim değildir. Anlaşılmayan şey nasıl red ve kabul edilir? Aristo’nun, İbn Sînâ ve el-Fârâbî’nin nakillerine göre bilinen bütün felsefesi üç kısma ayrılır: Bir kısmı küfrü icâp ettirir, bir kısmı bid’atı gerektirir; bir kısmı da esasında inkârı icâb ettirmez.” (s.50)
“... Ehl-i talim ile görüşmüş bir dördüncüsü: “Hakkı bulmak güçtür, ona giden yol kapalıdır. Bu hususta ihtilâf pek çoktur. Mezheplerin bazısı, diğerinden daha iyi değildir. Akılların ileri sürdükleri deliller birbirine muhâliftir. Rey sahiplerinin fikirlerine itimad edilmez. Tâlim mezhebine davet eden de mütehakkimdir, onun delili yoktur. Şu halde, şüphe uğruna yakini nasıl bırakabilirsin? diyordu. Bir beşincisi de: - “Bunu, taklid ederek yapıyorsun. Ben felsefe okudum ve nübüvvetin hakikatını anladım. Bunun neticesi hikmet ve maslahata dayanıyor. ... Ben cahil halktan biri değilim ki şer’i hükümlerin altına gireyim. Ben hâkimlerdenim, hikmete uyarım. Hakikatı bununla görürüm, bu hususta taklide ihtiyacım yoktur.” Bu, ilâhiyatçıların felsefesini okuyanın varacağı son inançtır. O bunu, İbn Sinâ, Ebû Nasr el-Fârâbî’nin kitaplarından öğrenmiştir. Bunlar, İslâmı kendileri için süs vasıtası yapanlardır. ... (s. 85)
“... İmanını felsefe yoluyla, nübüvvetin aslını inkâra varıncaya kadar bozmuş olan kimseye gelince, biz ... ilimlere vâkıf her alime nübüvveti ispat için, onun kendi ilminden deliller açıklarız.
Nübüvveti kendi diliyle kabul edip, şeriatın vazettiği meseleleri hikmetle izaha çalışan kimse muhakkak nübüvvete inanmayan bir kâfirdir. O sadece, başkalarının kendisini takib ettiği bir hakime inanmıştır ki bu hiç bir zaman nübüvvet değildir. ...” (s. 89)
(El-Gazzali, Dalâletten Hidayete, Tercüme: A. Subhi Furat, Şamil Yayınları, İstanbul, 1978.)
“… nefis, biraz durakladı ve şüphelerini rüya ile kuvvetlendirip: “Görmüyor musun? Uykuda birçok şeylerin varlığına inanıyor, birçok haller tahayyül ediyor, onların sebat ve istikrarı olduğuna kanaat getiriyorsun. Şu halde, bunlar hakkında şüpheye düşmüyorsun. Sonra uyanınca düşünüp hayal ettiğin ve inandığın şeylerin hiçbirinin aslı astarı olmadığını anlıyorsun. O halde uyanık iken his veya akılla inandığın bütün şeylerin gerçek olduğuna nasıl emin olursun? Filhakika bu, senin haline nazaran göz önüne alınırsa gerçektir. Fakat sana öyle bir hal gelebilir ki bu halin senin uyanıklık haline nisbeti, uyanıklık halinin uyku haline nisbeti gibidir. Ve senin uyanıklık halin, ona nisbetle uykudur. Bu hal geilrse, aklınla tevehhüm ettiğin bütün şeylerin neticesiz olduğunu kesin olarak anlarsın. Bu hal belki, sûfîlerin, kendilerinde bulunduğunu iddia ettikleri haldir. Zira onlar, kendilerinden geçip, hislerinden uzaklaştıkları zaman, bu mâkûlâta uymayan birçok halleri müşâhede ettiklerini iddia ederler. Belki bu hal, ölüm halidir. Çünkü Allah’ın Resûlü –Allah ona rahmet ve selâm etsin- “İnsanlar uyur haldedirler; öldükleri zaman uyanırlar” buyurmuştur. Belki, dünya hayatı, âhirete nazaran bir uykudur. İnsan ölünce, her şey ona, şimdi göründüğünden başka görünmekte ve o zaman kendisine: “İşte senden perdeni kaldırıp açtık, bugün gözün ne kadar keskindir [Kur’an, 50 (: Kaf), 22]” denilecektir. (s.41-42)
Bu vesveseler içimde doğunca, bende yer etti. Bunlardan kurtulmak için bir çare bulmağa teşebbüs ettim, fakat kolay olmadı. Çünkü bunun giderilmesi ancak delille olursu. Bir delil ikâmesi de ancak bedîhi bilgilerden olabilirdi. Bu husus kabul edilmedikçe, delil göstermek te mümkün değildi. Bu hal böylece iki aya yakın içimi kemirdi. Ben durum itibariyle safsata mezhebine girmiş oluyor ve fakat kimseye söylemiyordum. Nihayet Allah teâlâ bu hastalığıma şifa verdi, sıhhat ve itidale avdet ettim. Aklî zarûretler emniyet ve yakîn üzere makbûl ve güvenilir bir halde geri döndü. Safsatadan bu ayrılış, bir delil yardımıyla değil, Allah tealâ’nın kalbime attığı bir nur ile olmuştur. Bu nur birçok bilgilerin anahtarıdır. Kim keşf’in mücerret delillere bağlı olduğunu zannederse, Allah tealâ’nın geniş rahmetini daraltmış olur. Allah’ın Resûlü’ne Allah ona mağfiret ve rahmet etsin- Allah teâlâ’nın: “Allah kime doğru yolu göstermeği isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. [Kur’an, 6(:el-Enam), 125]” âyetindeki “şerh” kelimesinin mânâsı sorulunca: “O Allah teâlâ’nın kalbe bahşettiği bir nurdur” buyurmuş; “Alâmeti nedir?” diye sorulunca da: “Gurur evinden uzaklaşma ve ebedi yurda yönelmedir” demişti. Bu Hz. Peygamber’in, hakkında “Allah teâlâ, mahlûkatı karanlık içinde yarattı sonra onlara nurundan serpti” dediği husustur. Keşfi bu nurdan aramak gerekir.Bu nur, zaman zaman Allah’ın kereminden fışkırır. Onu gözetlemek lâzımdır.Nitekim Hz. Peygamber: -Allah ona mağfiret ve rahmet etsin- “Hayatınızda, Rabbinizin ilhâmkâr lutûfları vardır. Onlara karşı uyanık bulunun” buyurmuştur. Bu hadiseleri anlatmaktan maksat, araştırmada aranılması icap etmeyen şeylere varıncaya kadar giden ciddiyetin lüzumluluğunu göstermektir. Çünkü bedîhiyâtı araştırmak icab etmez. Bunlar hazır haldedirler. Hazır olan şey aranırsa kaybolur ve gizlenir. İstenilmeyeni arayan kimse, araştırılması gereken şeyleri aramakta kusur etmekle suçlanamaz. (s. 42-43)
“Allah teâlâ, kullarına, nübüvvetin hassasından bir numûne vermekle lutûfta bulunmuştur ki bu da uykudur. Zira uyuyan kimse gaybten olacakları ya açıka yahut ta tâbirle anlaşılacak bir şekilde misâlle idrak eder. …” (s. 78)
“… nübüvvet hassasını , nasîbdar olduğum bir numûne ile –ki uykudur - anladım. Bu numûne olmasaydı tasdik etmezdim. Nebînin sende numûnesi bulunmayan bir hassası varsa asla anlamazsın, şu halde nasıl tasdik edersin? Tasdik anlamadan sonradır. Bu, tasavvuf yolunun başlangıcında meydana gelen sadece bir numûnedir. Bununla, meydana geldiği nisbette, bir çeşit zevk ve kıyasla elde edilemeyen şeyleri bir nevi tasdik vûcud bulur. Bu tek hassa, nübüvvetin esasına iman için sana kâfi gelir. (s. 79-80)
Muayyen bir şahsın nebî olup olmadığı hakkında şüpheye düşersen, onun hallerine ancak ya müşâhede, ya tevâtür ya da işitme yoluyla yakîn elde edersin. Zira, eğer tıp ve fıkıh ilmini bilirsen fakîh ve tabibleri, hallerini müşâhede ve kendilerini görmesen bile sözlerini dinleme sayesinde tanırsın. Fıkıh ve tıbba dair bir şey öğrenip, kitapları ve eserlerini mütalâa ederek Eş-Şâfiî’nin –Allah ona rahmet etsin- bir fakîh, Calinus’un da bir tabîb olduğunu, başkasına taklidle değil, kendin tahkik ederek anlayabilirsin. Böylece sende onların hali hakkında zarûrî bir bilgi hasıl olur. İşte nübüvvetin mânâsını anladıysan, Kur’an ve hadisleri çok mütalâa et. Bu sende, Allah’ın Resûlü’nün –Allah ona mağfiret ve rahmet etsin- en üstün nübüvvet derecesinde olduğuna dair, zarûrî bir bilgi hasıl eder. Bu kanaatini, onun ibadetler ve bunların kalb tasfiyesindeki tesirleri hakkında söylediklerini tecrübe ederek kuvvetlendir. Onun “Kim bildiği şeyle amel ederse, Allah ona bilmediği şeylerin bilgisini verir.”, “Kim bir zâlime yardım ederse, Allah o zâlimi ona musallat eder.”, “Sabahleyin, kimin düşünceleri Allah hakkında ise, Allah onu dünya ve âhiret endişelerinden kurtarır.” Sözlerini tecrübe et. Bunları, bin, ikibin ve binlerce defa tecrübe edersen hakkında sende hiç şüpheye düşmeyeceğin zarûrî bir bilgi hasıl olur. Nübüvvet hakkında kesin bilgiyi bu yoldan ara, yoksa değneği ejderhaya çevirmek, ayı ikiye bölmek gibi mucizelere bakmakla bu elde edilemez.” (s. 80)
(El-Gazzali, Dalâletten Hidayete, Tercüme: A. Subhi Furat, Şamil Yayınları, İstanbul, 1978.)
“… bir tecdid denemesi olarak Risale-i Nur’un basitçe materyalizmi akılcı terimleriyle birlikte kendi amacında kullanma yönünde büyük bir çaba olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. “Tabiatın nizamı” bu eserde; rüyalar, keşifler, öngörüler ve Kur’an ayetleri üzerinde ebced temelli spekülasyonlar gibi geleneksel ve tasavvuf kaynaklı malzemeden çok daha az sıklıkta görünmektedir. Ayrıca Bediüzzaman, kökenlerinin her türlü akla dayanan düşünceyi aşan bir sahada yer aldığını belirtmek suretiyle bir bütün olarak bu kitabın olağanüstü yüksek bir mevkiye sahip olduğunu iddia etmiştir. …” (s. 22)
“… Peygamberin temsilcisi olarak rol oynayan “zat” ile Bediüzzaman kendini değil, Risale-i Nur’u kastetmiştir ki bu eserin müellifi olmaktan ziyade “temsilcisi”, “yorumlayıcısı” veya “hizmetçisi” olduğunu kabul etmektedir. Bu şekilde müceddid lakabı ve işlevi bir şahıstan bir kitaba nakledilmiş olmaktadır. Risale-i Nur’a karşı olan bu saygı, ilk bakışta Bediüzzaman bakımından ağırbaşlılığın ve aşırı tevazuun bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Mamafîh, Risale-i Nur metniyle arasındaki geleneksel yazarlık ilişkisini inkâr edişinin kaçınılmaz mantıkî sonucu, kuşkusuz ayrıcalıklı ve biricik bir konum olarak bunun aktarımı için kendisinin araç olarak seçildiği şeklindeki zımnî iddiadır. Bunu ifade edişimiz Bediüzzaman’a kibir yüklemek için değil, fakat müceddid sınıfının daha erken bir adayı olan es-Suyûti gibi kendisinin de “ilâhî nimeti ilan” (et-tahaddüs bi’n-ni’me) ettiğini ortaya koymaktır.
Bediüzzaman’ın inkar edilemez karizmatik kişiliğini ortaya koyan bir tutumdan taşıyıcısı olduğu kitap lehine bilinçli olarak geri durmasının, kendisinin tecdid faaliyetini çevreleyen mesihî çağrışımları etkisiz hale getirmiş olduğu da düşünülebilir. Ancak mesele bu kadar basit değildir, nitekim Bediüzzaman’ın bağlılarından bir kısmı açık bir şekilde onu Mehdî olarak kabul etmişlerdir. …
Bundan dolayı o öncelikle bu meseleyi açıklığa kavuşturmaya çalışmış ve Mehdi’nin (veya, onun isimlendirdiği biçimde ‘Ümmetçe beklenen ve zamanın sonunda gelecek olan’ın) üç temel vazifesi olacağını belirtir. Bu üçü arasında “en önemlisi, en büyüğü ve en değerlisi”, “tahkikî imanı yaymak ve inananları sapkınlıktan korumak”tır. Bundan sonra Şeriatın icrası gelir ki bu görev “büyük bir maddî gücü ve hükümet otoritesini” gerektirecektir. Nihayet, Mehdî bütün Müslümanların birliği üzerine bina edilecek şekilde Halifeliği (yeniden) tesis edecek ve “İsevî rûhânileriyle ittifak edip” İslâma hizmet edecektir. Şayet Bediüzzaman bazı bağlılarınca hatalı olarak Mehdî ile özdeşleştirilmişse, bu onların Risale-i Nur’un bu üç vazifenin ilkini “aynen bitemâmiha (bütünüyle)” yerine getirmiş olduğunu kavramış olmaları sebebiyledir. …” (s. 23)
(Prof. Dr. Hamid Algar, “Yüzyılın Müceddidi: Bediüzzaman Said Nursî ve Tecdid Geleneği”, Bediüzzaman ve Tecdit, Derleyen Yok, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 11-31.)
1- GİRİŞ:
RİSALE-İ NUR’UN BİLGİYE VERDİĞİ ÖNEM VE ZAMANIMIZDAKİ MİSYONU
İslâm’ı kabul ederek Müslüman olan İngiliz Profesör Colin Turner’ın, “Batı’nın Gözüyle Bediüzzaman Sempozyumundan Tebliğler” yazı dizisinde Risale-i Nur Hakkındaki açıklamaları, (Zaman, 1 Kasım 1991):
“...şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman, Risale-i Nur ile, İslamiyet’in Batı’ya anlatılmasında en mükemmel bir modeli ortaya koymuş ve aynı zamanda İslam’a ve Kur’an’a emsalsiz bir hizmet ifa etmiştir. Zira Kur’an’ın mesajını bu asrın insanlarına tefsir etmekle, İslamiyet’in akıl dini olduğunu ve hakiki medeniyetin ve insanlığın terakkisinin kaynağı olduğunu göstermiştir. İslamiyet’in fanatiklere ve mürtecilere ait bir din olarak veya siyasi bir ideoloji şeklinde takdim edildiği yahut İslamiyet’in müstebidler ve canilere temsil ettirilmek istendiği bir zamanda Bediüzzaman, insanlığın bütün kemalâtının, terakkisinin ve saadetinin Allah’a imanda, vahdaniyetin tasdikinde ve şümullü ubudiyeti ve mükemmel dini ifade eden İslamiyet’te bulunduğunu göstermiş ve ispat etmiştir.
...
Bediüzzaman, istikbalde Kur’an’ın hükmedeceğini ve Batı’nın devletler halinde İslama gireceğini tahmin ettiği gibi, ahir zamanda en müessir silahın belagat, yani ikna yahut fikirlerini başkalarına kabul ettirme kabiliyeti olacağını da söylemiştir. Bu zamanın geldiğinde şüphe yoktur. Kur’an’ın mesajını iletmenin pek değerli bir yolu da bize verildiğine göre, inşaallah Bediüzzaman’ın istikbale dair verdiği haberlerden birincisinin de tamamen gerçekleşmesini artık bekleyebiliriz.”
(Prof. Dr. Colin Turner)
“Eğer biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlar halinde İslamiyete girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslamiyete dehalet edecekler.”
(Hutbe-i Şamiye)
“Bediüzzaman, günümüzde söylenmeye başlayan “ilim çağı”, “ilim cemiyeti” meselesine bu asrın başlarında temas etmiştir. Belki de bu bu meseleyi günümüzün üslubuyla ilk ele alan odur. O istikbalde her şeyin akıl, ilim ve fenne döküleceğini ta bidayetlerden beri tekrar tekrar eserlerinde belirtmiştir.
Mesela, Kur’an-ı Kerim’in, peygamberlerin mucizelerinden bahsetmek suretiyle insanları o mucizelerin benzerlerini ilim ve fen yoluyla elde etmeye teşvik ettiğini açıklamak maksadıyla kaleme aldığı 20. Sözün İkinci Makamında, Kur’an’ın bir işareti olarak kaydettiği şu cümle ibretamizdir:
“Elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetlerini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.” (Sözler)
“Kur-an-ı Kerim’in en mühim i’caz yanını belagat ve fesahatının teşkil etmesi ve Kur’ân ayetlerinin belki üçte birini n kainattan, kâinattaki hadiselerden bahsedip, insanları her hususta olduğu gibi bu hususta da tefekkür ve araştırmaya çağırması da, Ahir Zaman’da sözün ve belâgatın çok büyük bir ehemmiyet kazanacağına ve –Hz. Bediüzzaman’ın ifade buyurdukları gibi- insanlığın Ahir Zaman’da ilim ve fenne döküleceği ve dolayısıyla , bütün esaslarını akla ve ilme ispat ettiren Kur’ân-ı Kerim’in de ileride yegane hakim kitap olacağına bir işaret, bir hüccettir.
...son peygamber Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sav)’in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. ... Hatem-ül –Enbiya’nın şeriatı nasıl neshedilmemiş ve edilmeyecekse; aynı şekilde O’nun en büyük mucizesi de taklid edilemeyecektir. Belâgatı, fesahatı ve cezâleti, Kur’ân’ın mucizeliğinin en mühim vechelerindendir.. Bu da işareten ortaya kor ki, fenlerin en parlağı olan belâgat, bütün çeşitleriyle Âhir zamanda en çok rağbet edilen bir şekil alacaktır. Hatta insanlar birbirlerine fikirlerini kabûl ettirmek ve hükümlerini icrâ ettirmek için en keskin silahlarını sözün güzelliğinden, ifadenin ihtişamından ve en karşı konulmaz güçlerini belâgattan alacaklardır.”
“...akıl ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.” (Emirdağ Lahikası, 2. Cilt, s. 117)
“-Evet ümitvar olunuz... Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür sada İslamın sedası olacaktır!...” (Emirdağ Lahikası, 2. Cilt, s.109)
“Bediüzzaman, sıkça mevzubahis ettiği Batı dünyasını ikiye ayırır. Bir kısmını “felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevkeden bozulmuş Avrupa” teşkil eder. Diğer bir kısmını da “İsevinin din-i hakikiden ve İslamiyetten aldığı feyz ile hayat-ı ictimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa” teşkil eder. (Lem’alar, s.106)
Bediüzzaman bu iki Avrupadan birini şiddetle tenkit ederken diğerini takdir eder. Bazı risalelerde “Ahirzamanda Hz İsa Aleyhisselamın gelip, Şeriat-ı Muhammediye ile amel edeceğini haber veren hadisleri, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında küfr-ü mutlak karşı yapılacak bir ittifakla te’vil eder.”
“...felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlak ve kemalat-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hadimdir,...”
“...alem-i İslam’ın tam intibahıyla ve yeni dünyanın (Amerika’nın), Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve alem-i İslamla ittifak etmesi ve İncil, Kur’an’a ittihad edip tabi olması, o gelecek iki cereyana (deccaliyet ve süfyaniyet ceryanlarına) karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder.” (Emirdağ Lahikası, İstanbul 1959, cilt 1, s. 57-58)
2- RİSALE-İ NUR VE ÇAĞDAŞ TARİH FELSEFESİ: HRİSTİYANLIK VE İSLAM’DA MESİH-MEHDİ MESELESİNİN PSİKO-SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE
“Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasılki İsevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür.. yani inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.”
“Meryem’e atılan “Kelime”ydi. Allah’ın kelimesi... Demek ki, Mesih yekpare bir ses, bir çığlık olacaktı. O’nun se yanı hep toprak yanına galebe çalacaktı. Mesih, anlatacak, anlatacak, hiç yorulma bilmeden, hiç bezginlik ve yılgınlık göstermeden anlatacaktı. Bir mes’ele bazen ona belki yüz defa sorulacak o ise yüzbirincide yine aynı şevk ve aynı iştiyakla anlatacaktı. Çünkü o “Kelime”ydi. Sözün asli cevheri olan “Kelime”. Kelime olmadan kelâm olmaz. Kelâmın olmadığı yerde ise hayat mefluçtur. Önce “kelime” gelecek hayatı, yani diriliş devresini hazırlayacak. İçtimai ünitelerin hepsi, teker teker “Kelime” ile fethedilecek.
...Mesih kelime, kendisine “Cevâmi’ü’l Kelim” verilen Hz. Ahmed (asm) ise kelâmdır. Biri diğerini tamamlamak için vardır. Mesih ahir zamanda yine bir “Kelime” olarak gelecek ve Hz. Ahmed adına “Kelam”ı temsil edene iktida edecek, yani omuz verecek; kendini kelâmın bağrına salıp eritecektir. Mesih böylece “Reşha” olacak ve Hz. Ahmed’i gösterecektir.... Ve zaten bu manâda, Mesih’i Mehdi’den tefrik etmek mümkün değildir... Bu ferd planında Mesih ve Mehdi münasebetidir. Kitle halinde Mesihiyeti ise, saflaşmış, durulaşmış, asıl hüviyetine kavuşmuş bir hristiyan cemaat temsil edecektir.”
“Alışılmışın, ülfet ağına takılmışlığın dışındaki her yeni doğuş ve her yeni hareket, gözleri perdeli yığınlarca evvela yadırganır, irdelenir, dışlanır. Kitle ruh haliyle yapılan bu karşı gelişler esasen hiç mühim değildir. Mesih doğmuşsa, Meryem’in iffeti melekleri dahi gıptaya sevk edecek kadar temiz ve duruysa korkulacak, endişe edilecek birşey yoktur. Bugün ona hakaret savuran diller, beşikteki çocuk konuşmaya başlayınca ebkem kesilecek ve bugün, onu öldürmeye uzanan eller, bir gün biat yarışına girecektir.
Evet, işin başında, belki seni bir cemaat olarak küçük görecek ve dengedeki ağırlığını bilmedikleri için senimle konuşma ihtiyacı bile duymayacaklardır. Çünkü sen o gün henüz beşikteki Mesih’sin. Ancak, Meryem susup ısrarla seni işaret edince, devrin ileri gelenleri, bir milletin kaderini ellerinde tutanlar sana hayret dolu gözlerle bakacaklar ve “Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz” diyeceklerdir.
Ama, o gün başka ses ve soluk kalmayacak; sadece beşikteki çocuk konuşacak, O da anası gibi istikbâle kayacak ve istikbâlde kendisine bir bir verilecek olan payeleri sıralayacak.. Beşikteki çocuk, kardinalleri teslim alacak..
Bizim için en zor ve en çetin devre de budur. Romalı kabul etmeden, bizi Roma’nın kabul etmesi en korkunç bir nifak oyunudur. Meryem’in çocukları, Mesih soluklular, ikinci dirilişin temsilcileri, kendilerini bekleyen bu en tehlikeli handikapı da aşacak ve bu oyuna gelmeyeceklerdir. Mazimiz, istikbâlimizin en kuvvetli garantisidir. Biz kendimizi değiştirmedikçe Allah (cc) bizi değiştirmeyecektir.”
“Temelinde çile ve ızdırap olmayan dava ve idealler köksüzdür, soysuzdur. Çilesizlerin, ızdırapsızların, iniltiden yoksun olanların kundakladıkları dava ne kadar talihsizdir. Cemiyet sancı çekmeden liderini doğuramaz. Lider sancı çekmeden de cemiyet kuramaz....”
Teker teker ferdleri terbiye edip yetiştirmekle işe başlamalıdır, perspektifinde cihanı bir bütün olarak kucaklamak bulunan lider. İşe, sondan başlama aceleciliğine düşenler, değil cihanı, bir insanın gönlünü dahi fethedemezler. Yarınında bir olacak binlerdir onların etrafındakiler. Halbuki gerçek liderler, birleri bin yapmanın kavgasını verirler..
Belli devrelerde itaat, istidadın önüne çıkar. İstidattan ziyade itaat aranır. İtaat ve istidadı birleştirebilen çırak, tarih yapan ustalar için dünyada bir eşi daha bulunmayan en kıymetli cevher demektir. Azdır böyle çıraklar, zannedildiğinden çok daha azdır. Ama onlardan biri, diğerlerinden nice binlere denktir hatta milyonlara bedeldir.” (L.E., K.T.)
“Hz. İsa (a.s.) cihân kapılarını, yetiştirdiği onbir insanla zorladı. İmparatorlukları dize getirdi.
Efendimiz (s.a.v.) bir kadın, bir köle ve bir insanla başlattığı bir işle, kısa zamanda yeri yerinden oynattı. Başlangıçta kimse böyle bir neticeye ihtimâl bile vermiyordu. Haddimi aşarak ben de aynı şeyi söylüyorum. Beş-on insanla cihânı fethetmemiz mümkündür. Zaten, o büyük zâtın açtığı çığırın mâhiyeti bugün ortadadır. Ve şimdiye kadar olanlar da , ileride olabilecekleri ihtâr mahiyettedir. Bütün bunları hepimiz apaçık görüp müşahede ediyoruz.” (A. G.T.)
“Bediüzzaman için, “Van
Gölü’ndeki adayı göstererek, “Bana şu adayı versinler, yanıma alacağım onbir talebeyle bütün Dünyâya meydan okuyayım” dediği söyleniyor.
Böyle bir sözü Bediüzzaman Hazretleri söylemiş olabilir. Ve eğer söylediyse muhakkak doğrudur.
Bediüzzaman gibi bir insan, dünyânın neresinde olursa olsun insan yetiştirdiği takdirde o, dünya ile oynayacak duruma gelir.”
“Tarih, bir güneş gibi vakti geldiğinde kendiliğinden doğan tarih yapıcının, mânâsı bir başkası tarafından kolay kolay çözülemeyecek ruhî med ve cezirine aksiyon ve hamle adına mânâ veren, verdiği mânânın en mahrem köşe ve bucaklarını kucaklayarak ona yeni yeni buudlar kazandıran ve bu yeni buudlarla, hadiseleri artık hiçbir değeri kalmamış herhangi bir mazi olmaktan kurtarıp daima yeni kalabilen bir istikbal haline getirenve olması arzu edilenin değil, vâki olanın hesabının yapıldığıbir realite atlasıve bütün vuzuhuyla hayatı netleştiren bir hayat prizmasıdır.”
“İlâhi teyidat ile mühürlüdür onun stratejisi, teyidat altındadır bu lider. Sanki bütün nebiler onu kendi zıllinde yetiştirmek için yarışa girmişlerdir. Bir bakarsın o, Hz. Mesih gibidir. Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdür. Bir bakarsın o, Muhammedi zemine kaymıştır. O gün elinde “Kadib-i Hadid” vardır. Demirden kılıç tutmaktadır. Bir başka seferinde onu Hz. Davud’un zıllinde görürsün. Bir devlet kurmuştur ve saltanatı nice zalimlere boyun eğdirmiştir. Son olarak onu belki de gözleri kamaştıran bir medeniyetin başında bulacaksın. O zaman da onun Hz. Süleyman burcuna demir attığını bileceksin. Ateş haline gelmiş demirin üzerine kaynamış bakır dökülecek. İnsanlık karıncanın hakkının dahi çiğnenmediği medeniyeti, hakiki insanlığı bir daha, fakat son bir daha onunla görecek.” (Heidegger'in, "tarihsel insanlığa yeniden bir amaç temin etme" ifadesini zikreden David Farell KRELL, "Heidegger, Nietzsche ve Nazizim", s. 152, Ahmet DEMİRHAN'ın derlediği Heidegger ve Nazizm, Vadi Yayınları, Ankara 2002, künyeli kitap içinde.)
Yanıtla
Bu yorumu doğru buluyor musunuz?
Yanıt:
Bilgisiniz
Adınız:
E-posta:
Bulunduğum Yer:
İlgili Konular
Felsefe ve Düşünce - Filozoflar
Felsefe ve Düşünce - Varoluşçuluk
Felsefe ve Düşünce - Düşünce Tarihi
İlgili Konulardan Kitaplar
Yaşam Sanatı
Ateistin Kutsal Kitabı
Ölülerin Diyalogları
Kitapla İlgili kişiler
Zeynep Durukal (Çeviren)
Geçtiği diğer
2
yapıtı görmek için Tıklayın.
Yayınevinin Diğer Kitapları
Yapı Kredi Yayınları
için
3434
yapıt bulunmaktadır.
Aynı Diziden:
Avrupa Birliği Yolunda Türkiye'ye Evet
Garbiyatçılık
Cogito Sayı: 57 İroni
Aritmetiğin Temelleri
Cogito Sayı: 56 Paul Ricouer
Medyada Şiddet Efsanesi
Daha
Edebiyat
Roman
Roman ve Öykü
Türk Edebiyatı
Tarihi Roman
Çocuk Kitapları
Hikaye ve Öykü
Eğlenceli Eğitim Kitapları
7 ile 11 yaş arası
Masallar
Tarih
Araştırma ve İnceleme
Uygarlık Tarihi
Anı ve Seyahatname
Politika
Siyasi İdeolojiler
Siyasi Tarih
Devlet Yönetimi
Devlet Güçleri ve İstihbarat Örgütleri
İnsan ve Toplum
Kişisel Gelişim
Kişilik ve Zeka
Psikiyatri ve Psikanaliz
Psikoloji
Felsefe ve Düşünce
İslam Felsefesi
Deneme
Antik Felsefe
Akademik
Yabancı Dil Eğitimi
Diğer
Gramer ve Dilbilgisi
Çocuk Eğitimi
Ekonomi ve İş Dünyası
Kariyer
Pazarlama ve Satış
İşletme/ Muhasebe/ Pazarlama
Reklamcılık
Genel Konular
Büyü, Gizem. Parapsikoloji ve Kehanet
Doğu Dinleri ve Düşünceleri
Biyografi ve Otobiyografi
Aile ve İnsan
Aşk ve Yaşam
Çocuk
Ebeveyn
Anne Baba Kitapları
İslam
Kuran ve Kuran Üzerine
Tasavvuf/ Mezhepler/ Tarikatlar
Alevilik
İslam Tarihi
Kültür Sanat
Tiyatro
Sinema
Müzik Eğitimi ve Öğretimi
Din
Dinler Tarihi
Din Felsefesi
Mitolojiler
Tasavvuf
Sağlık ve Tıp
Beslenme ve Diyet
Sağlıklı Yaşam
Yoga ve Meditasyon
Meditasyon ve Yoga
Bilim
Popüler bilim
Matematik ve Geometri
Teknoloji ve Mühendislik
Referans
Kişisel Gelişim
Kaynak Kitap
Yöneticilik
Yaşamöykü/ Anı/ Mektup
Sosyal Bilimler
Toplumsal İncelemeler
İnsan ve Toplum
Siyasal Düşünceler
İnceleme ve Araştırma
Kampanyalar
Sağlıklı Yaşam
Türk Düşünürleri
Tatil Kitapları
Anasafya
Yeni Çıkanlar
Çok Satanlar
Konu Başlıkları
Yayınevleri
Topluluk
Üyelik
Favori Listem
Alışveriş Sepetim
Sipariş İzleme
Sıkça Sorulan Sorular
Çok Satanlar RSS
Yeni Çıkanlar RSS
NetKitap'ta belli başlı tüm kredi kartlarıyla peşin ve taksitli, kapıda ödeme veya banka havalesi/eft ile alışveriş yapabilirsiniz.
Destek için lütfen üyelik bölümündeki formu kullanın.
Sıkça sorulan sorulara
ulaşmak için tıklayınız.
Netkitap
Babıali Caddesi No:14 Cağaloğlu/İstanbul - Türkiye
Tel : (0212) 527 79 36 - (0212) 527 79 82
Fax : (0212) 513 29 71
© Netkitap 1998-
2012