Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Cadde Yayınları   Günümüz Türk Yazarları Dizisi   Nihat Genç   Arkası Karanlık Ağaçlar
 
Arkası Karanlık Ağaçlar  
Nihat Genç
ŞİMDİ SATIN AL
Etiket: 18,00 TL
NetKitap Ederi: 14,40 TL
telefondan alışveriş 58327

Yayinevi/DiziYayinevi: Cadde Yayınları
Baskı Tarih: Kasım 2005
Sayfa: 212
Indirim: %20

Bu kitaba oy verin: (3 oy)
Yorum Yaz


Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Cadde Yayınları
Dizi: Günümüz Türk Yazarları Dizisi

Baskı Tarih: Kasım 2005

Sayfa: 212

İndirim: %20

Boyut: 14,5x21,5cm

Hamur: Karton kapak, 2

Etiket: 18,00 TL

NetKitap Ederi: 14,40 TL


Arka Kapak
Türkan
Yumuşacık solucanlar, sert kayaların altında yaşar ve zıplayamazlar!

Karmakarışık sandalyeler, dumandan boğulmuş sıkışık masalar, kış günü, tıka basa dolu bu kahveye akşama doğru, simitçiler, çörekçiler, gözlemeciler akın akın gelmeye başlar, itişe kakışa kahvenin ağzı dolana kadar. Elinde tablası, sepeti, sinisi, seyyar satıcılar kahve sahibiyle, garsonla iyi geçinmek zorunda. Usulca tablasını bir kenara koyup, boş bardak toplayıp, güya küllükleri temizleyerek göze girmeye çalışırlar. Bir iki saat içinde on-onbeş kahve gezerler ve yıllarca aynı güzergâhtan ekmek paralarını çıkarırlar.

Soğuk azrailleştiğinde de durum fark etmez. Kahveye girer girmez ellerini ohalayıp sobanın yanına sokulurlar, müşteriyi rahatsız etmemek, çay dağıtan garsonun yolunu kesmemek için tedbirlidirler, asla yüksek sesle konuşmazlar, para alışverişini mümkün olabilecek bir sessizlikte yapar, hır çıkmasın, tartışma olmasın, garsonun kafasının tası atmasın diye, elli-yüz bin lira gibi küçük paralarla çalıştıkları halde, telaşla "üstü kalsın", "canın sağolsun", "yarın alırım ağbi" diyerek hızla, üstünkörü işlerini görürler. Kahve sahibi ya da garsonun gözüne battıklarında, iş kapısı kapanmış, felaket demek.

Soğuk bir aralık günü olmalıydı. Kahvenin boğucu pis dumanından daralıp nefeslenmek için kapıya çıktım. Üç-dört kat başörtüsü, başını örtmek için değil, kafasından ağır yaralıymış gibi sargı bezi gibi sarılmış, palto, pardesü yok, birkaç kirli hırkayı üst üste giymiş, elleri soğuktan patlıcan gibi mosmor ve yarılmış pürtük pürtük, yerleri süpüren kirli siyah eteği altında bir etek daha ve sokağın tüm çamuru dizlerine kadar sızmış, sepetinin içinde gözlemeleri soğumasın diye, kalınca havluyla bastırarak örtmüş. Yaklaşmaya cesaret edemedim, seyyar satıcılıkta çok acemi olduğu her halinden belli. Acı çeken bir utangaçlıkla ve usulca, sadece kendi duyabileceği bir sesle; "sıcacık gözlemelerim var, almaz mısınız?". Sepetin içinden havluyu kaldırdığında sıcacık duman yüzüne dolanıyor, dört-beş gözleme çıkartıp dürüm yapıp, iki eliyle tutup, kahveye girmek istiyor. Her defasında kovulup atılıyor! Kapıda sessizce iki elinde gözleme dürümleri, kahveye rahatlıkla giren simitçi, poğaçacılara imrenerek bakıyor, garson kapıya çıktığında yalvararak: "Bir girip çıkacağım", Garson: "Patron kızıyor, hadi, hadi, hadi!".

Özal dönemi yeni bitti, yeni gelen liderler, her gün ekranlarda Avrupa Birliği’ni konuşuyor. Her şeyimizi kaybettik. Zehirden bir ilaç gibi hepimiz her gün ahlâkın ne kadar bozulduğunu konuşuyoruz. Bu ne ağır cümle, bir savaş sonrası gibi ceset dağlarına bakıp: Her şeyimizi kaybettik. Küçükken ıslıkla çaldığımız müziği bile hayat öyle düğümledi ki.. Dedelerimizin anlattığı patates kabuğu yedikleri yoksulluğa hazırlıksız yakalandık. Gözlemeci ablanın şu kat kat giydiği paçavralar, yoksulluğun savaş üniforması gibi. Kadının soğukta çaresiz bekleyişi. Kimsenin duymayacağı fısıltıyla "gözlemelerim var, sıcacık gözlemelerim" deyişi, kalbime inen balta gibi. "Abla bir gözleme versene!" dedim. Eli ayağına dolaştı, yavaşcacık itinayla dürüm yapıp ve o kadar sakin hareketlerle kâğıda sardı ki, sanki evine misafir gitmişim, zerafetle ikramda bulunuyor. "Abla sen bu yavaşlıkla bu işi yapamazsın!" dedim. "Kahveye alsalar, yarısını bitiririm" dedi, iddiayla. "Niye almıyorlar", "boyları devrilsin, biz de çocuk büyütüyoruz!". Ciğerimi yırtan bu sert havayı dağıtmak için, şakayla: "Belki gözlemelerin güzel değil, onun için almıyorlar!" dedim!.

İçimden bir ses, bu kahvede bomboş oturuyorsun, şu sevmediğin politikacılar bile her gün yüzlerce seçmenin işini görüyor, şu kadını kahveye sokmak nedir, garsonla, kahve sahibiyle konuş, beş-on dakika müsaade etsinler. Ertesi gün garson Kemal ağbinin ağzını aradım "niye almıyorsun o kadını!". "Hangi kadın ağbi, herkes giriyor ağbi." dedi, bir müddet sonra, "sen bu konuyu patronla konuş, patron kızıyor!" dedi. Odacı, kapıcı, garsonlar, güçsüz insanlar "alık" görünmeyi pek severler, alıklığın onları siyasi ve sosyal sorumluluktan kurtardığına inanırlar. Patrona bir pundunu bulup sokuldum, uzun bir tavla maçı yaptık, maçın ortasında lafı dolaştırıp, "Gözlemeci kadını neden içeri almıyorsunuz!". "Yaaa, iki saat masaları işgal ediyor, (gözlemeyi sardığı kâğıtları göstererek)yağlı kâğıtlar yerlerde, bir gözleme satacak, iki saat para üstüne uğraşıyor!". Sonra, yerden bir yağlı kâğıt bularak üstünde tepinmeye başladı: ".mına koduğumun yerinden ekmek yiyoruz!", sonra kâğıdı eline aldı, yırttı, bir deli gibi ağzına tıktı, "kahveyi bok götürüyor, uğraşamıyoruz kardeşim!" diyerek bağırmaya başladı. Bu hareketleri de tanıyorum, delileri masum sayacağımız için, deli taklidi yaparak, yoksulluğunu ya da işgüzarlığını masum göstermeye çalışıyor. Anladım ki, kadın olduğu için, masalardaki boş bardak, küllüklerin toplanmasına yardımcı olamıyor, hızla hareket edemiyor. "Ekmek parası be ağbi, bırak girsin!" dedim, yine delilenerek, halli halli: "Girsin, girsin, ben bir şey demiyorum, bir şey mi dedim, bir şey demiyorum, girsin, girsin..."