Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Metis Yayınları   Edebiyat Dizisi   Elif Şafak   Baba ve Piç
 
Baba ve Piç  
Elif Şafak
Baskısı yok

Yayinevi/DiziYayinevi: Metis Yayınları
Baskı Tarih: Mart 2006
Sayfa: 376

Bu kitaba oy verin: (36 oy)
Yorumları oku   Yorum Yaz


 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
 
Basından
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Metis Yayınları
Dizi: Edebiyat Dizisi

Baskı Tarih: Mart 2006

Sayfa: 376

Boyut: 13,5x19,5cm

Hamur: 2

Etiket: Baskısı yok


Arka Kapak
Baba ve Piç, İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor: Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe. Kederli bir geçmişi tamamen unutmak mı daha doğru, geçmiş bilincini beraberinde taşımak mı?
Diğer yandan da bir kadınlar romanı Baba ve Piç: Erkeklerin apansız ve açıklamasız ölüverdiği, geriye hep kadınların kaldığı bir sülaleden dört kuşak kadının hikayesi. Anneannelerin, ciciannelerin, teyzelerin hafızalarıyla can bulan bu romanı severek okuyacaksınız.

Şekerşerbet Hanım: "İnsan taifesinin geçmişlerini öğrenmeleri gerçekten hayırlı bir şey mi? Beşer ki kolay kolay tatmin olmaz, ya sonra daha fazlasını bilmek ister ise? Ve daha, daha? Nereye kadar?"

Asya Kazancı: "Beni en çok çileden çıkaran bu. Düşünsene belki de karşılaştık babamla. Belki günün birinde bir yerde burun buruna geleceğiz, bilmeden yanından geçip gideceğim..."

Cicianne: "Ah, gitti bir kem göz daha, bardaktan çıkan sesi duydunuz mu? Çat diye inledi valla! Oh yüreğimi titretti! Allah bilir kimin kem gözüydü, çatladı da gitti, iyi oldu!"

Rose: "Keşke o cadı babannen benim bugün bir Türk'le flört ettiğimi görseydi. Tüyleri diken diken olurdu eminim. Nasıl dehşete kapılırdı düşünebiliyor musun? Mağrur Çakmakçıyan sülalesi için bundan beter kâbus düşünemiyorum...!"

Güvercin Yavrusu: "Ama söz vermiştin hüzünlü bir hikâye anlatmayacağına. Seni uyarmıştım. Acıklı bir hikâye duyarsam kanatlanıp uçarım demiştim."

Feride Teyze: "Sen geç dalganı. Daha bugün gazetede bir haber vardı. On sekiz yaşında bir çocuk, sapasağlam, sıhhatli ama sokakta karşıdan karşıya geçerken pat diye dizlerinin üzerine düşüp ölmüş. Nazar değilse ne şimdi bu."

Gülsüm Nine: "Bu ne densizlik, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Nerden çıktı şimdi türban mürban? Yok bizim ailemizde böyle bağnazlıklar."

Armanuş: "Yürümüşler, yürümüşler. Ninemin annesi yolda ölmüş, çok geçmeden yaşlılar da ölmeye başlamış. Bakacak akrabaları olmayan küçük çocuklar o karmaşada birbirlerini kaybetmişler. Ama aylarca ayrı kaldıktan sonra erkek çocuklar mucizevi bir biçimde Lübnan'da Katolik misyonerlerin yardımıyla bir araya gelmiş. Hayatta olan tek kayıp kardeşleri Şuşan Ninemmiş. Kimse başına ne geldiğini bilmiyormuş..."

Zeliha Teyze: "Matem de bekaret gibidir, öyle her önüne gelene verilmez, hak edene saklamak gerek."

Banu Teyze: "Cinimi omzumdan indirmiyorum Asyacım, çünkü insanın hayatında öyle anlar gelir ki iyilik de yetmez iyiler de. Kötülerin yardımına ihtiyaç duyuverirsin."

Dikran Dayı: "O masum kuzu ilerde ne söyleyecek arkadaşlarına? Babamın ismi Barsam Çakmakçıyan, büyük dayımın ismi Dikran İstanbuliyan, benim adım Armanuş Çakmakçıyan, bütün soyağacım Filanca Falancıyan... Amma velakin Mustafa adında bir Türk tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim...

Cevriye Teyze: "Bizim sorunumuz sürekli yanlış anlaşılmak. Batılı zannediyor ki Türkler'de Araplara benzer. Niye? Biz kendimizi gösteremediğimiz için. Bir kişi bir kişidir demeden anlatacağız. kendimizi Batılara."

Nihilizm Manifestosu'ndan: "İnsanların ezici çoğunluğu asla düşünmez, düşünenler de olsa ezici çoğunluk olmaz. Ayrımı gör! Tarafını seç!"

Jinekolog: "Yapmayın böyle... her şey yolunda gidecek merak etmeyin. Sadece uyku. Uyuyacaksınız, rüya göreceksiniz, daha rüya bitmeden biz sizi uyandıracağız ve sonra evinize gideceksiniz. Bir daha hiçbir şey hatırlamayacaksınız."

Nar ağacı: "Merak etme. Anlatacağım hikâye hazin gelebilir ilk başta ama mutsuz sayılmaz..."

Şuşan Nine: "Ancak bir Ermeni sayıca böylesine azalmanın, azıcık kalmanın ne manaya geldiğini anlayabilir. Budanmış bir ağaç gibi küçüldük... Rose özgürdür elbette, istediği adamla çıksın, hatta evlensin, bizi alakadar etmez. Ancak Barsam'ın evladı Ermenidir ve Ermeni gibi yetiştirilmelidir."

Gassal: "Kadın sen aklını mı kaçırdın? Bizim dinimizde yok öyle herkes görsün diye alıp eve götürmeler! Komşularnız illa da rahmetliyi görmek istiyorsa, gidip mezarını ziyaret etsinler."

Nüfus Memuru: "Madem öyle, münasip gördüğünüz ilk isme de saygıda kusur etmeden ufak bir değişiklik yapalım. Levon'a yakın bir isim gene ama bariz surette müslüman olsun. Levent nasıl mesela?"

Ohannes İstanbuliyan: "Lütfen oku. Eğer iyi değilse yak hepsini. Söz veriyorum sana sebebini bile sormayacağım. Ama eğer beğenirsen, Şafak Matbaasındaki Garabed Efendi'ye götür."

Ağulu Bey: "Ama hikâyenin en önemli kısmını kaçırdınız. Onu da öğrenmek isterseniz söyleyin yeter çünkü biz gulyabaniler her şeyi biliriz. Oradaydık."

İkinci Şoför: "Olmaz öyle şey. Cenaze arabasının önüne kadın oturtmam."


Kitabın İçinden
"Bu ne felakettir başımıza gelen!" diye haykırarak salona daldı Dikran Dayı. Teselli bulabilmek umuduyla etrafı taradı heyecandan pörtlemiş kara gözleri, "Duyduklarım doğru değil di mi? Biri bana doğru olmadığını söylesin!"
Pos bıyığının altından görünen iki ön diş yüzünden en kızgın olduğu anlarda bile mütebessim izlenimi veriyordu. Dikran İstanbuliyan. Şu halde bile mütebessim.

"Dayıcım sakin olun lütfen, otursanıza şöyle, yüreğinize inecek" diye mırıldandı Surpun Hala, Çakmakçıyan kız kardeşlerin en küçüğü. Ailede Barsam'ın Rose'la evlenmesini açıktan açığa destekleyen tek kişi olarak tüm bu olan bitenden sonra kendini suçlu hissediyordu. Oysa zerre kadar alışkın değildi kendi kendine kızmaya. California Berkeley Üniversitesi'nde Beşeri Bilimler profesörü olan Surpun Çakmakçıyan, dünya üzerindeki her meselenin taraflar arası diyalog, sükûnet ve düz mantıkla müzakere edilebileceğine inanan, kendine güveni tam, feminist bir akademisyendi. Böylesine duygusal ve tepkisel bir ailede, bu özellikleri yüzünden kendini yalnız hissettiği oluyordu zaman zaman.

Dikran İstanbuliyan'ın içini çekip bıyıklarını kemirerek en yakındaki boş iskemleye yöneldi. Bütün aile üzeri tıkabasa yiyecek dolu antika maun masanın etrafında toplanmıştı, ama olağan şüpheliler dışında kimse yemek yiyormuş gibi görünmüyordu. Varsenig Hala'nın ikiz bebekleri sakin sakin divanda uyuyorlardı. Kaliforniya Körfez bölgesindeki Ermeni Gençlik organizasyonu'nun düzenlediği sosyal bir etkinliğe katılmak üzere Minneapolis'ten gelen uzak-kuzen Kevork Karaoğlanyan da buradaydı. Son üç aydır Kevork bu grubun düzenlediği bütün etkinliklere katılmıştı -Ermenistan için yardım konserlerine, yıllık büyük pikniğe, Noel partisine, Cuma Gecesi Işık Partisi'ne, Kış Galası'na, Pazar Brançları'na ve Erivan'da ekoturizm yararına düzenlenen rafting yarışına sektirmeden katılmıştı. Ne var ki Dikran Dayı yakışıklı yeğeninin ta Minneapolis'ten kalkıp da zırt pırt San Francisco'ya uçmasının ardında sadece hayır işlerine düşkünlük yatmadığını tahmin ediyordu. Bir erkek durup dururken bir hayır derneğine bu kadar kaptırmışsa kendini, işin içinde bir kadın vardır muhtemelen. Kevork da henüz açılamadığı bir kıza abayı yakmış olmalıydı.

Bunları zihninden geçirerek masadaki yiyeceklere yöneldi Dikran Dayı. Bir sürahi ayran vardı önünde -tepeleme buzla doldurularak sulandırılmış, Amerikanlaştırılmış bir ayran. Onun yanında çeşitli ebatlarda renkli toprak kaplarda fassoulye pilaki, kadinbudu kofte, karniyarik, fırından yeni çıkmış churek ve en önemlisi, ah, en dayanılmazı, bastirma vardı. Dikran İstanbuliyan bayılırdı pastırmaya. Öyle ki derdini tasasını unutuverdi bir an için de olsa. Hele masanın öbür ucunda yer alan burma tatlısını görünce hepten eridi hiddeti.
Karısının sımsıkı diyet gözetimi altında olmasına rağmen Dikran Dayı her geçen yıl meşhur göbeğine bir yağ tabakası daha eklemeyi başarmıştı, tıpkı her sene büyüme halkalarına bir yenisini ekleyen ağaç gövdeleri gibi. Ne bodurluğundan ne şişmanlığından şikâyet eden bodur ve şişman bir adamdı şimdi. İki yıl önce bir makarna reklamında oynatmışlardı onu. Şen bir aşçıyı canlandırmıştı orada; karısı onu terk ettiğinde dahi morali bozulmayan, çünkü mutfağında mutlu mesut makarna pişirmeye devam edebileceğini bilen bir aşçıyı. Dikran Dayı aynen reklamdaki gibi biriydi gerçek hayatta. Her daim muhafaza ettiği neşesi öylesine dikkat çekici, o kadar gıpta edilesiydi ki, çok sayıda ahbaplarından biri, ne zaman şişman insanların daha neşeli oldukları klişesini kanıtlamak istese hemen onun adını zikrederdi. Ne var ki her daim cıvıl cıvıl neşe saçan Dikran Dayı bugün hiç de benzemiyordu aslına.

"Barsam nerede peki?" dedi Dikran Dayı tepeleme köfte dolu bir tabağa çatalını daldırırken. "Karısının ne haltlar karıştırdığını biliyor mu?"

"Eski karısının!" diye düzeltti Zaruhi Hala. Gün boyu birbirinden haylaz çocuklarla boğuşan tecrübeli bir anaokul öğretmeni olarak, etrafta duyduğu her hatayı anında düzeltmek gibi bir huyu vardı.

"Evet elbette, eski karısı! Ama hatun bunun farkında değil ki! O kadın kafayı yemiş. İnadımıza yapmıyorsa ne olayım! Bile bile yapıyor. Yanılıyorsam, Rose cadısı bu işi sırf bizi sinir etmek için yapmıyorsa, bana da Dikran demesinler. Başka isim bulsunlar!"
"Başka isme ihtiyacın olmayacak dayıcım," diye teselli etmeye çalıştı Carsenig Hala. "Besbelli bile bile yapıyor..."

"Ne yaparsa yapsın, kendi hayatıdır bizi ilgilendirmez. Ama torunum başka. El kadar biçare çocuk. Derhal Armanuş"u kurtarmamız lazım bu beladan" diye araya girdi bir ses. Büyükanne Şuşan'dı bu. Ağır, sakin adımlarla masadan kalkıp koltuğuna yöneldi. Harika bir aşçı olduğu halde hiçbir zaman iştahlı olmamıştı, hele son zamanlarda günde bir tastan fazla yemeden yaşamanın yolunu bulduğundan endişe ediyordu kızları. Kısa boylu, kemikli yapılı, sert hatlı, dal gibi incecik bir kadındı. Tuhaf bir iktidar hâlesi yayardı etrafına; en çetrefil engeller karşısında dahi direncini, metanetini yitirmeyenlere has bir hâle. Ne olursa olsun yenilgiyi kabul etmezdi Büyükanne Şuşan. Hayatın zaten başlıbaşına bir varoluş mücadelesinden ibaret olduğuna inanırdı, ama eğer Ermeniysen, üç kat fazla zorlu olduğunu iddia ederdi, üç kat daha çetin. Kararlılığı ve karşılaştığı herkesin gönlünü fethetme becerisi aile efradını oldum olası hayrete düşürürdü.

"Mühim olan torunumun selameti, gerisi ne gam."
Büyükanne Şuşan bu sözü söyledikten sonra kalın şişlerini eline alıp örgüsüne koyuldu. Şişlerden camgöbeği bir bebek battaniyesinin ilk sıraları sarkıyordu; köşesine A. Ç. harfleri işlenmiş: Armanuş Çakmakçıyan. Aile efradı örgü şişlerinin dansını seyrederken bir an sessizlik oldu. Büyükanne Şuşan'ın örgüsü grup terapiye benzerdi adeta. Onu örgü örerken seyretmek rahatlatırdı etrafındakileri. Sanki o bu işi sürdürdüğü müddetçe dünya daha yaşanılası bir yer olacak, korkacak bir şey kalmayacaktı.

"Haklısın, zavallı Armanuşçuk" dedi Dikran Dayı. Metanet abidesi kız kardeşiyle anlaşmazlığa düşmenin ne manaya geldiğini gayet iyi bildiğinden, bütün meselelerde Şuşanın tarafını tutardı. Ağzına bir biber dolması daha atarken, söylendi: "O masum kuzucuğa ne olacak?"

Kimsenin cevap vermesine fırsat kalmadan bir anahtar şıngırtısı duyuldu kapıda ve beti benzi atmış halde Barsam içeri daldı.
"Hah! Kim gelmiş! Barsam Bey, Barsam Bey, bir tanecik evladın var, onu da Türkler yetiştirecek. Senin kılını kıpırdattığın yok... Amot!"

"Ben ne yapabilirim ki?" Barsam Çakmakçıyan çökmüş gözlerle dayısına döndü. Ama anında kenara kaydı bakışları ve duvardaki devasa Martiros Saryan röprodüksiyonuna odaklandı. Aradığı cevap tabloda gizliymiş gibi uzun uzun oraya baktı: Çiçek Açmış Elma Ağaçları, 1912. Ama tablodan da teselli bulamamış olacaktı ki, tekrar konuştuğunda sesinde sadece umutsuzluk vardı. "Karışmaya hakkım yok. Rose onun annesi."
"Aman! Ne anne!" Dikran İstanbuliyan kıkırdadı. Onun cüssesinde bir adam için pek tiz bir kahkahası vardı -genelde fazlasıyla farkında olduğu ve kontrol edebildiği bir ayrıntıydı bu ama gerilimli durumlarda tümüyle unuturdu.

"O masum kuzu ileride ne söyleyecek arkadaşlarına? Babamın ismi Barsam Çakmakçıyan, büyük dayımın ismi Dikran İstanbuliyan, onun da babası Varvant İstanbuliyan, benim adım Armanuş Çakmakçıyan, bütün soyağacım Filanca Falancıyan... bütün akrabalarını 1915'te kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum, amma velakin Mustafa adında bir Türk tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı inkâr etmek üzere yetiştirildim! Fıkra gibi valla... Ah, marnim khalasim!"

Dikran İstanbuliyan hiddetle sustu ve sözlerinin etkisini tartabilmek için kaşlarını çatıp yeğenine baktı. Ama Barsam taş gibi hareketsizdi.

"Koş durdur bu işi Barsam!" diye ekledi Dikran Dayı, bu sefer daha yüksek sesle: "Bu gece Arizona'ya uç ve çok geç olmadan bu komediye bir son ver. Karınla konuş. Haydeh!"