|
Yönetim yapıları ülke içi iktidar, son birkaç yüzyıldır da ekonomik iktidar etrafında birleşme eğilimindedir. Bu süreç devam ediyor. BBC ekonomi muhabiri James Morgan, Financial Times'da şekillenmekte olan "de facto dünya hükümeti"ni şöyle betimliyor: IMF, Dünya Bankası, G-7, GATT ve "yeni emperyal çağ"da UAŞ'lerin çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanan diğer yapılar, bankalar ve yatırım şirketleri. Yelpazenin diğer ucunda, Güney Komisyonu, "Kuzeydeki en güçlü ülkelerin dünya ekonomisinin de facto yönetim kurulu haline gelerek", hükümetlerin "hayat standartları dünya ekonomisinin işleyişinin mevcut örüntülerinin (yani, mevcut zenginlik ve iktidar yapısının) korunması uğruna düşürülmekte olan kendi halklarının gazabı, hatta şiddeti ile yüz yüze kaldıkları Güneyde kendi çıkarlarını koruyup, kendi iradelerini dayattıklarını" gözlemliyor.(1) Doğmakta olan de facto yönetici kurumların özellikle önemli bir özelliği de halkın etkisinden, hatta farkındalığından bağışık olmalarıdır. Halk "olduğu yere konup", demokrasi tehdidi azaltılınca, gizlilik içinde hareket ederek yatırımcıların ihtiyaçlarına tabi kılınan bir dünya yaratırlar. Uluslararası ekonomide klasik liberal doktrinden sapmanın yeni biçimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, demokrasinin son yüzyıllardaki genişlemesinin bu şekilde tersine dönüşü, hiç de önemsiz bir sorun değildir. Bu gelişmeler doğal olarak bütün Güneyde çok büyük bir kaygıyla karşılanmıştır ve Kuzey ülkelerinin kendi içlerinde büyüyen Üçüncü Dünyada yarattığı kaygı da kesinlikle daha az değildir. 77'ler Grubunda yaptığı son konuşmada Başkan Luis Fernando Jaramillo, "düşman uluslararası ortam"ı ve "21. yüzyılın eşiğinde... sözde Yeni Dünya Düzeninde" gelişmekte olan ülkelerin "ekonomik ve politik saygınlıklarını yitirmelerini" ele aldı; ona göre, Soğuk Savaşın sona erişi, ekonomik liberalizasyon programları ve GATT anlaşmasının yarattığı "coşku" ile keskin bir biçimde çatışan fiili husumete neden olan etkenler bunlardı. Zenginlerin stratejisi, diyordu Jaramillo, tüm ciddi kusurlarına rağmen, "gelişmekte olan ülkelerin biraz söz sahibi olabilecekleri çok taraflı tek mekanizma olarak" kalan "Birleşmiş Milletler sistemi dışında hareket eden ekonomik kurumları ve failleri gitgide daha fazla güçlendirmeye yöneliktir". Oysa, "gelişmekte olan ülkeleri etkileyen başlıca ekonomik kararların çekim merkezi" haline getirilen Bretton Woods kurumları (Dünya Bankası, IMF, vb.), "demokratik olmayan karakterlerinin, saydam olmayışlarının, dogmatik ilkelerinin, fikir tartışmasında çoğulculuktan yoksun oluşlarının ve endüstrileşmiş ülkelerin" gerçekte, hizmet ettikleri başat sektörlerin "politikalarını etkileme konusundaki güçsüzlüklerinin" damgasını taşır. En son GATT anlaşmalarıyla kurulmuş olan yeni Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF ile ittifak halinde "özel işlevi, gelişmekte olan ülkeleri bağlayan ekonomik ilişkileri kontrol edip, bunlara egemen olmak olan Yeni Uluslararası Üçlü"yü oluşturacak; endüstrileşmiş ülkeler ise "kendi anlaşmalarını... normal kanallar dışında", G-7 toplantılarında ve başka yerlerde bağlayacaklardır. Benzer bir anlayış, 1994'ün Ocak ayında San Salvador'da Cizvitlerin düzenlediği, daha önce de değindiğimiz (s. 84) bir konferansta da ifade edilmişti. Bu konferansın raporunda şu sonuca varılıyordu: "Orta Amerika bugün küreselleşmeyi, halkının 500 yıl önce maruz kaldığı fetih ve sömürgecilikten daha yıkıcı bir yağma olarak yaşıyor." "Gelişmekte olan dünya"nın büyük bir bölümüne genelleştirilebilecek bir yorumdur bu. Yeni başat kuvvet piyasa değil, "ekonomik politikayı dikte edip, kaynak tahsisini planlayan güçlü bir ulusaşırı devlettir. IMF, Dünya Bankası, Amerika Kıtası Kalkınma Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, Avrupa Topluluğu, BM Kalkınma Programı ve bu türden kuruluşların tümü de ülkelerimiz üzerinde piyasadan çok daha büyük ekonomik etkiye sahip olan devlet ya da devletlerarası kurumlardır".(2) Ayrıca, ulusaşırı devlet kurumları da tipik devlet gücü gibi büyük ölçüde başka efendilere; yani mali ve diğer hizmetler, imalat, medya ve iletişim alanlarında doğmakta olan ulusaşırı şirketlere iç yapıları totoliter, tamamen sorumsuz, mutlakçı nitelik taşıyan ve muazzam güç sahibi kurumlara hizmet ederler. Bunların içinde katılımcılar, emirleri yukarıdan alıp aşağıya ilettikleri, oldukça katı bir egemenlik hiyerarşisi içinde yer alır. Dışta kalanlar kendilerini efendilere satıp, onların ürettiklerini satın almaya çalışabilirler, halkın büyük çoğunluğuna açık olan başka pek seçenek de yoktur. Klasik liberaller, olağanüstü ölçeklere ulaşmış bu yeni sorumsuz, mutlak iktidar konusunda neler düşünürlerdi acaba? Örneğin, azınlığın "soyulan çiftçileri ve sefalete itilen küçük toprak sahiplerinin dizginlerini elinde tutup, yönetmelerine" aracılık edecek olan bir aristokrasinin; bankacılık kurumları ve paralı anonim şirketler üzerinde kurulu bir aristokrasinin tek ve görkemli hükümeti"ne onun hayal edemeyeceği ölçüde gerçekleşmiş bir kâbustur bu horgörüyle bakan Thomas Jefferson? Ya da kapitalizm öncesi dönemde "anonim şirketler"e şüpheyle bakan, özellikle de bu şirketlerin fiilen ölümsüz insanlar zaman sınırı olmadan kişi haklarına (büyük ölçüde hukuki kararlarla on dokuzuncu yüzyıl boyunca onlara bahşedilmiş olan haklara) sahip tüzel kişilikler haline gelebileceklerinden kuşkulanan Adam Smith? Aynı bağlamda Smith'in "kusursuz bir özgürlük" altında, eşitlik doğrultusunda doğal bir eğilim olabileceğine inandığını anımsayabiliriz; ona göre, eşitlik piyasanın etkili bir biçimde işlemesinin koşullarından biridir.(3) Ekonominin küreselleşmesinin bir sonucu da ulusaşırı ekonomik iktidarın çıkarlarına hizmet eden yeni yönetim yapılarının doğuşudur. Bir diğer sonuç ise iki katmanlı Üçüncü Dünya sosyal modelinin endüstriyel dünyaya yayılışıdır. Halkın mücadelesinin başka yerlerde gerçekleştirmiş olduğu toplumsal sözleşmeye direnebilmiş olan iş kesiminin olağandışı bir güce ve sınıf bilincine sahip olması yüzünden ABD bu konuda başı çekmektedir. Üretim gittikçe düşük ücretli alanlara kaydırılıp, küresel ekonominin ayrıcalıklı kesimlerine yöneltilebilmiştir. Bu nedenle, Henry Ford'un, kendi işçileri daha ulusal bir ekonomi içinde makul bir ücret almadıkça otomobil satamayabileceğini anladığı günlerin tersine, nüfusun büyük kesimleri üretim için ve hatta bir pazar olarak bile fazlalık haline gelmiştir. GATT, NAFTA ve benzerlerine "serbest ticaret" anlaşmaları deniliyor. Bu yanlış bir tanım. Birincisi, ABD "ticaret"inin yaklaşık %40'ının şirket içi olduğu; planlama, üretim ve yatırımı kontrol eden ve apaçık görülen aynı eller tarafından merkezi bir biçimde kontrol edildiği bir sistem için "ticaret" terimi kolay kolay kullanılamaz. Örneğin, ABD'nin Meksika'ya "ihraç ürünleri"nin yarısından çoğu Meksika pazarına girmiyor, düşük emek maliyeti ve düşük çevre standartlarından gelecek kazancı azamileştirmek amacıyla, bir ABD şirketinin bir şubesinden diğerine yaptığı transferlerden oluşuyor. (Vergi kolaylıkları ve benzerlerini amaçlayan fiyatlandırma politikaları da dahil olmak üzere) bu tür iç işlemler, serbest piyasa kurallarının çeşitli biçimlerde ihlal edilmesine de yol açıyor; ticaret anlaşmalarında ve bunlara eşlik eden neo-liberal fetişizmde hesaba katılmamalarına rağmen hiç de küçük ölçekli sayılamayacak bu ihlaller hükümet-dışı tarife-dışı engellerle (TDE) aynı kapıya çıkıyor. Sözde ticari verimlilik hesapları, sayısız etkeni görmezlikten geliyor. Dünya Bankasının eski deneyimli iktisatçısı Herman Daly, yatırım vergisi indirimleri ve araştırmalar yoluyla hükümetin enerjiyi sübvanse etmesi sayesinde ulaşım maliyetinde sağlanan yapay düşüşün yanı sıra, petrole ulaşıp fiyatını kontrol etmeyi sağlayan askeri harcamalar (Pentagon sistemi büyük ölçüde bu işe yarar zaten) gibi sorunların da bu hesaplarda dikkate alınmadığını kaydediyor. Yakıt yakmanın çevresel maliyeti de "dışta bırakılır", alın size ticaretin sözde avantajlarını büyük ölçüde azaltan bir etken daha! Daly, ABD-Meksika ticareti örneğinde, "toprağın üst katmanlarının, su kaynaklarının, petrol kuyularının ve federal hazinenin tüketilmesi ile sübvanse edilen ABD tahılı"nın Meksika'ya "serbestçe ithal edilebildiği"ni; dolayısıyla "bu yollarla sübvanse edilen 'ucuz' ABD işlenmiş tarım ürünleri ihracatı Meksika köylülerini fiyat düşürmeye zorlayarak, onları kentlere sürdüğü zaman, NAFTA'nın Meksikalı köylüleri yıkıma uğratmasının, kentlerdeki ve dolaylı olarak Birleşik Devletlerdeki ücretleri aşağı çekmesinin mümkün olduğunu" söylüyor.(4) Ulusaşırı şirketlerle ilgili bir BM raporu (UNCTAD Dünya Yatırım Raporu 1993, WIR), UAŞ'lerin dünyanın özel sektör üretici değerinin yaklaşık üçte birini kontrol ettiğini tahmin ediyor; Tony Jackson ise Financial Times'da bu şirketlerin yaptıkları dış yatırımın "dünya ekonomisinde dünya ticaretinden daha büyük bir kuvvet oluşturduğu"nu, (şirket içi "ihraç malları"ndaki dev akış dahil) dünyanın 4 trilyon dolarlık toplam ihracatına kıyasla, menşe ülke dışına 5.5 trilyon dolarlık bir satış olduğunu bildiriyor. Ticaret analisti Chakravarthi Raghavan, bu rakamların "ulusaşırı faaliyetlere girişen ve stratejik ittifaklar aracılığıyla olduğu gibi, bir dizi hukuk dışı düzenleme taşeronluk, franchising, lisans verme, vb. aracılığıyla da, çok az doğrudan dış yatırım (DDY) yaparak ya da hiç yapmaksızın yabancı üretken değerleri kontrol eden şirketlerin sayısını vermediğini" ekliyor. WIR, DDY'ın çok yoğun olduğunu, UAŞ'lerin yaklaşık %1'inin DDY sermayesinin ya da toplam bağlı değerlerinin yarısından fazlasına sahip olduklarını bildiriyor. Raghavan'a göre rapor ayrıca 1993 GATT anlaşmasının UAŞ'lerin "küresel ekonominin ekonomik bütünleşmesini görülmedik bir ölçekte ve hızda geliştirme" faaliyetlerini sürdürme haklarını artırdığını da kaydediyor. Öte yandan, bunlar UAŞ'lere hiçbir eşdeğer sorumluluk yüklemiyor. Aynı şekilde, Dünya Bankası ev sahibi hükümetlerin özel DDY karşısında nasıl davranacaklarına ilişkin tavsiyelerini yayımlamıştır ama WIR "bu tavsiyelerde, genel yollar dışında, yabancı yatırımcıların yükümlülüklerinden hiç bahsedilmediğine" işaret ediyor. UAŞ'ler için bir Davranış Yasası geliştirme çabaları Temmuz 1992'de başarısızlığa uğradı; WIR, "Bu DDY'a küresel ve dengeli bir çerçeve yaratmaya yönelik en kapsamlı çabaya resmen son verdi," diyor.(5) GATT ve NAFTA'da olduğu gibi, yatırımcı hakları korunup geliştirilmelidir. İnsanlar ise mevcut sapkın "piyasa demokrasisi"ne tabidirler. 1982'den 1992'ye kadar, en üstte yer alan iki yüz şirket küresel GSMH içindeki paylarını %24.2'den %26.8'e çıkarmışlar (bu arada en önde gelen on şirket, en üstte yer alan iki yüz şirketin kârının neredeyse yarısını almaktadır), birleşik gelirlerini iki kat artırarak yaklaşık 6 trilyon dolara ulaştırmışlardır ki bu rakamlar bile yoğunlaşmanın büyüklüğünü yeterince yansıtmaz, çünkü Cargill, UPS ve diğerleri gibi özel mülkiyet devleri hesaba katılmamıştır. Bu arada, Frederic Clairmont ve John Cavanagh, dünyanın en önde yer alan beş yüz şirketinin "toplam gelirlerindeki artışa rağmen, son on yıl içinde yılda 400 000'den fazla işçiyi işten çıkarmış olduklarını" söylüyorlar. Bu olay Birleşik Devletlere de yansımıştır. Hafif bir canlanmanın ilk yılı olan 1992'de, ekonomi sayfaları "Amerika iyi gitmiyor ama şirketleri çok iyi gidiyor", "kâr hadleri yükseldikçe şirketlerin kârları da yeni doruklara ulaşıyor" gibi şeyler yazılıyordu. Clinton'ın ilk yılı boyunca kapsamı başarıyla genişletilmiş acı ve başarılı sınıf savaşının hiç de paradoksal olmayan sonuçlarını gayet iyi aktaran, "92'nin Paradoksu: Zayıf Ekonomi, İyi Kârlar" şeklinde başlıklar okunurdu. Şirketlerin refahına ilişkin yıllık değerlendirmesinde, Forbes dergisi, en üstte yer alan beş yüz şirketin kârlarının 1993'te %13.8'lik artışla 204 milyar dolara ulaştığını, varlıklarının %10.2 büyüyüp 8.9 trilyon dolara yükseldiğini ve piyasa değerlerinin %6.9 artarak 3.6 trilyon dolara çıktığını; ve toplam istihdamın yaklaşık %1 düşüş göstererek, şu anda 1991'den beri toplam istihdamın yaklaşık %10'una, 1.8 milyon işe ulaşmış olan iş kesintilerini artırdığını bulmuştu. Forbes'in listesindeki 785 şirket arasında kârlar satışlardan dört kat hızlı artış gösteriyordu.(6) Özel erkin kuvveti ve "ticaret"in belirsiz niteliği, Ulusal Bilimler Akademisinin, Birleşik Devletlerden yapılan "ihracat"ın, fabrikalar nerede yer alırsa alsınlar, ABD kökenli şirketlerin toplam satışları açısından hesaplanabileceği şeklindeki görüşü ışığında daha iyi görülebilir. Wall Street Journal, "bu yöntemi kullanarak", "Ticaret Bakanlığı iktisatçılarının ABD'nin 1991'de mal ve hizmetlerde 28 milyar dolarlık bir açık değil, 164 milyar dolarlık toplam ticaret fazlasını tutturabileceğini hesapladılar," diye yazıyor. Alın size halkı acı çekerken bir ulusun "ekonomisi"nin nasıl iyi gideceğine ilişkin bir başka gösterge daha.(7) GATT hakkında yaptıkları önemli bir eleştirel çözümlemede, Dünya Bankası iktisatçıları Herman Daly ve Robert Goodland, mevcut iktisat kuramında, "şirketler piyasa ilişkileri denizindeki merkezi planlama adalarıdır," diyorlar. "Adalar büyüdükçe, piyasa ilkelerinin zafer kazandığını iddia etmek için gerçekte hiçbir neden yok," diyorlar özellikle de, adalar (güçlüler hiçbir zaman bu yıkıcı kurallara boyun eğmedikleri için) serbest piyasa ilkelerinden köklü bir biçimde kopan ve her zaman da kopmuş olan denizin ölçülerine yaklaşırken.(8) "Serbest"likle uzaktan yakından alakası olmaması bir yana, "serbest ticaret" anlaşmalarının "ticaret" ile de sadece kısmi bir ilişkisi vardır; bunun nedeni sadece UAŞ'lerin gücünü artırmaları, bu yüzden de (anlam ifade eden herhangi bir biçimiyle) "ticaret"i azaltmaları değildir. Anlaşmalar ticaretin epey dışına taşarlar. Başlıca özelliklerden biri, finans ve hizmetlerin liberalizasyonu talebidir ki bu da, hiçbir ülke zengin ülkelerin gelişmesine olanak sağlamış olan türde bir ulusal ekonomik planlama gerçekleştirmesin diye uluslararası bankalara yerel rakiplerini batırmaları için izin verme anlamına gelir. Ve, Adam Smith'in "emeğin serbest dolaşımı" ilkesinin serbest ticaretin köşe taşlarından biri olduğu şeklindeki Üçüncü Dünyanın sürekli gündeme getirdiği ilkesinin neo-liberalizm savunucuları tarafından bir kenara atıldığını söylemeye bile gerek yok; aynı liberaller kendi kahramanlarının ulaştığı şu sonuca da pek kulak asmazlar zaten: "Hükümet" bu sonucu "engellemek için" özel bir çaba harcamadığı takdirde ki bu çabayı harcamak "her ileri ve uygar toplum"un boynunun borcudur çalışanlar piyasa kuvvetleri tarafından yıkıma sürükleneceklerdir. Ayrıca, zengin güçler ve içlerindeki egemen öğeler, rekabet içinde galip geleceklerini hissettikleri zamanlar dışında, her zaman yaptıkları gibi serbest ticarete muhalif olmayı sürdürürler. Mevcut ticaret anlaşmaları, diğer açılardan da, "zengin uluslar"ın daha iyi yağmalamak için yoksullara dayattıkları neo-liberal doktrinlere, kendileri söz konusu olunca ne kadar düşman olduklarını yansıtırlar. ABD'nin birincil amaçlarından biri, ürün kadar süreçlere de uzanan patent haklarıyla birlikte, yazılım ve patentler dahil, "fikir ürünleri mülkiyeti" üzerindeki korumacılığı artırmaktır. ABD Uluslararası Ticaret Komisyonu, eğer ABD'nin korumacı talepleri (NAFTA'da olduğu gibi) GATT'ta da karşılanırsa Amerikan şirketlerinin Üçüncü Dünyadan yılda 61 milyar dolar kazanabileceklerini tahmin ediyor; diğer endüstri ülkeleri de bu modele göre davranacak olursa Güneyin ödeyeceği bedel borç yükünü bile hayli aşacak. Son yıllara kadar, Birleşik Devletler ve diğer zengin ülkelerin kendileri kalkınmakta iken hiçbir zaman kabul etmemiş oldukları bu doktrinler, ABD kaynaklı şirketlerin, biyoteknoloji dahil, geleceğin teknolojisini kontrol etmelerini sağlamak için tasarlanmıştır; bu teknolojinin, devlet desteğindeki özel girişimin sağlık ve tarımı ve genelde yaşam araçlarını kontrol etmesini sağlayacağı, yoksul çoğunluğu, Batının tarım işletmelerinin, biyoteknolojisinin, ilaç endüstrisinin, vb. pahalı ürünlerine bağımlı kılacağı umulmaktadır.
|