Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Metis Yayınları   Edebiyat Dizisi   Aslı Biçen   Elime Tutun
 
Elime Tutun  
Aslı Biçen
ŞİMDİ SATIN AL
Etiket: 8,00 TL
NetKitap Ederi: 6,40 TL
telefondan alışveriş 53841

Yayinevi/DiziYayinevi: Metis Yayınları
Baskı Tarih: 2005
Sayfa: 82
Indirim: %20

Bu kitaba oy verin: (1 oy)
Yorum Yaz


Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Metis Yayınları
Dizi: Edebiyat Dizisi

Baskı Tarih: 2005

Sayfa: 82

İndirim: %20

Boyut: 13,5x19,5 cm

Hamur: 2

Etiket: 8,00 TL

NetKitap Ederi: 6,40 TL


Arka Kapak
Çevirmen Aslı Biçen’in yazıldıktan on yıl sonra okurla buluşan ilk kitabı.
Delilik, cinselliksizlik, dilsizlik ve bellek temaları etrafında gelişen kısa ama son derece yoğun bir anlatı Elime Tutun. Cinselliğini yitirmiş bir adamla dilini yavaş yavaş kaybedip deliliğe sürüklenen bir kadının "imkânsız" ilişkisini, belleğin soluk, çarpıtıcı ve dönüştürücü aynasındaki yansımaları üzerinden anlatan güçlü bir şiir-metin.
"İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırdık oyunları. Gülmezdin oynarken ama seni çok rahatlatırdı. Neden? Belki de hiçbir şey sana gerçek anlamda rahatlık veremediğinden bu tür oyunlarla içini dindirmek isterdin. Şahsi olmayan her konuda canlanırdı dilin. Anlık bir huzur, bir bardak suyun izlediği yoldaki serinlik kadar, görmek istemediğin kaçınılmaz bir şey karşısında bir an gözlerini kapamak kadar, şöyle bir yüzüp gelmek kadar..."

parça
Açılış bölümü, s. 5-7

Elimi tut, elime tutun, elimden tut, elimde tutkun. Eski bir oyun, belki de karşı sedire vuran güneşin açısı bir an zihnimin ulaşılabilir bir yerine getiriyor onu. Kelimelerle düşünülmez gerçi. Ama kendi kendine konuşuyorsan o zaman başka. Her mübalağa mübahtır o zaman, bütün süsler, bütün gülünçlükler, bütün duygusallıklar, bir ismin bütün takıları. Her sabah bir vapura binip karşı kıyıya geçerken, her akşam bir vapura binip öbür kıyıya dönerken. İçimde bir ses akıp gidiyor böyle, hep seninle konuşan, hep sana konuşan.
Kafamı öteki tarafa çevirince deniz kayboluyor. Birdenbire, apansız kayboluyor. Sadece karşı kıyının yamaçlarına yapışmış leb-i derya apartmanlar kalıyor Kız Kulesi'ni geçtikten sonra. Tekrar kafamı çevirdiğimde yine deniz, daha yakın. Yan yana dizilmiş, teknolojik bir hileyle her biri bir görüntünün farklı parçalarını gösteren televizyonlara benzeyen vapur pencerelerinden görünen uzak apartman pencerelerine ve manzaraya karşı her daim açık tutulan perdelerin gözler önüne serdiği minicik, uzak televizyonlara kıyasla epeyce yakın. Deniz buracıkta, cama uçlarını dokundurduğum beş parmağımı çevreleyen hafif buğunun hemen altında bulanık, buğunun seyreldiği yerde tuzlu ve tozlu, camı açıp kapamak için üzerine açılmış iki düzgün delikten bakıldığında net, denizin ta kendisi. Camın sekteye uğradığı yerde izlenen bir şey olmaktan çıkıyor deniz, sadece varolan ve koklanan bir şeye dönüşüyor. Küçücük bir delikten geçilen bir dünya olan bir şeye. Burnumu o yuvarlacık tuz kokusuna dayıyorum. Aradaki sınırın ötesinde olmayan, dışarıda olmayan bir şey artık. İçinde olunan bir şey. Ancak karabatakların içinde uzun uzadıya kaybolmasıyla bir negatifi olduğu anlaşılan sınırsız bir ayna. Gözlerimi kapayıp... belki de o kadar derin değildir diye düşünüyorum. Belki uçurumlar yoktur. Belki sadece teknelerin omurgalarının bittiği yerin hemen biraz altındadır kum. Üç bilemedin beş metre. İki katlı bir ev kadar. En derin yerleri bir transatlantiğin dev gövdesi kadar. Onu öyle derin gösteren o koyu yeşil sıvı, o ışık geçirmez kopkoyu sıvı. Sığlığını saklayan bir deniz. Derinliği safi bu sırdan ibaret, bu ketumluğundan.
Aklıma ne gelirse, abuk sabuk, ciddi middi, senin uçurumlarını ve sığlıklarını kestiremediğim zihnine bırakıverirdim. Bazen isimleri evirip çevirirdik, mesela HÜZÜN, mesela DERİN, bir oyun kılıfı altında takılar takardık, romantik şeyler söylemenin verdiği rahatsızlığı örtmek için. İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırdık oyunları. Gülmezdin oynarken ama seni çok rahatlatırdı. Neden? Belki de hiçbir şey sana gerçek anlamda rahatlık veremediğinden bu tür oyunlarla içini dindirmek isterdin. Şahsi olmayan her konuda canlanırdı dilin. Anlık bir huzur, bir bardak suyun izlediği yoldaki serinlik kadar, görmek istemediğin kaçınılmaz bir şey karşısında bir an gözlerini kapamak kadar, şöyle bir yüzüp gelmek kadar... Hayatın sesinin boğulduğu uyanık rüya anları. Aslında oyun çok kolaydı; başlamak için tek şart, farkında olmadan uzun süredir acı çekiyor olmaktı. Yoksa hiç keyif vermez, keyifli bir tarafı yok aslında.