|
|
|
Usun üstünde hiçbir yetke yoktur :: Es gibt keine Instanz über der Vernunft (Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927).
[İ]çgüdüsel yeteneğimizi denetlemek için elimizde usumuzdan [Intelligenz] başka hiçbir araç yoktur. Düşünce yasaklarının denetimi altında duran kişilerden ruhbilimsel ideale, usun birincilliğine erişebilmelerini nasıl bekleyebiliriz? (aynı yer.)
Freudun uygarlık kuramı evrensel bir insan doğası varsayımı üzerine dayanır, vePlatondan Hegele idealizm tarafından aklanan bakış açısıyla uyum içindeinsan tüm doğal/ekinsel ayrımlarının üstünde ve ötesinde duygusal ve ussal bir bütün olarak alınır. İnsanlığın tüm düşmanca bölünmelerinden sorumlu olan uygar/ekinsel karşıtlıklar gerçekte insanın henüz eksiksiz insana gelişmediğini, henüz duyusal ve ussal doğasının kendisini baskıladığını anlatırlar.
Freudun ruhçözümlemesi eytişiminde, gözüpekliğinde, insan kurtuluş ve özgürlüğüne bağlılığında felsefe ile, idealizm ile baştan sona aynı ereğe bakar. Ve tüm yalancı felsefelerin, tüm pozitivizm ve pragmatizmin, ve tüm baskıcı ideolojinin çürütülmesidir. Elbette özdekçiliğin de. Ve elbette Frankfurt Okulunun da.
Freud yalnızca düşüncelerinde değil, ama eyleminde de gerçekliğe ve özgürlüğe saltık olarak bağlı bir insandı. Yirminci yüzyıl Avrupasında tüm ekinsel inaklara yalnızca Us adına, hiçbir ideoloji ile pazarlık etmeden karşı çıkmayı göze alan biricik düşünürdü. Bütün bir modern çağa, bütün bir Batı uygarlığına hiçbir değeri olmayan bir posa tanısını koymaktan, bütün bir Batı bilincinin bir kendini aldatma, sömürü, türesizlik, paranoya ve saldırganlık temelinde ayakta kalabildiğini tanıtlamaktan korkmadı. Bu vargıyı ancak yüreğinde evrensel insanlık sevgisini diri tutabilen bir ussallık, yüreği ile barış içinde olan bir us üretilebilirdi. Ve Freud sevginin insanın duygusal/ussal özünü ideal bir birliğe ulaştıracak güç olduğunu ileri sürdü: Erosun varlığının özü, Erosun amacı çoktan bir yapmadır (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, V, 1930). [U]ygarlık bireyleri [ve] ulusları daha büyük bir birliğe, insanlık birliğine kaynaştırmayı isteyen Erosun hizmetindeki bir süreçtir (VI). Freud hiç kuşkusuz evrensel insanlıktan umutsuz değildi. Kesinlikle Erosun yenik düşeceğini ileri sürmedi. Umutsuz olduğu şey, hiçbir kurtuluş şansı tanımadığı şeyaslında bilinçaltı ve bilinçüstü bir dilek olarak yokolmasını istediği şeysaldırgan, açgözlü, duyunçsuz Hıristiyan Batı tiniydi. Kendinde daha şimdiden ölü olan modernist ekindi. Batı ekininde, bu baştan sona atrofik bilinç alanında, doğuşu dünya sömürüsünde ve evrensel türesizlikte kök salan bu uygarlıkta tarihsel yitişinin önüne geçebilecek hiçbir ilerici güdü, hiçbir devrimci istek, hiçbir ussal dilek bulunmadığını ileri sürdüne proleter, ne de entellektüel. Batı ekininin insanlığı birleştirecek tek bir ilkesinin bile olmadığını, tersine insanlığın bu gezegendeki varoluşunu gözden çıkarabilen bir sadizme yetenekli olduğunu göstermeye çalıştı. Ve doğrulandı. Elbette Batının entellektüel derinliği tarafından değil, ama tam tersine barbarlığı tarafından, bu bilincin yol açtığı insanlık dışı olaylar tarafından: A.B.D., Almanya, İngiltere, İsviçre, İsveç, vb. tarafından, yeryüzünü bir deliler evine çeviren bu Protestan duyunçsuzluk tarafından. Afrikalıdan Amerikan Yerlisine, Yahudiden Hintliye dek maymundan pek ayrı görülmeyen insanlığın yöntemli, bilinçli ve etkili olarak yokedilişi tarafından, savaşın irrasyonalizmi tarafından bile doyurulamayan yokedicilik içgüdüsü tarafından, savaşmayan insanlığı ortadan kaldıran bu nihilist ekin tarafından.
Freud Usun üzerinde hiçbir yetke olmadığını biliyordu. Ve Batının usun yetkesine karşı çıktığını görüyordu. Tüm felsefeciler gibi, tüm düşünen duyarlı insanlar gibi, usdışı Batı ekini tarafından yalnızca dışlandı. Freud bir araştırmacıydı, ve tamamlanmış bir insan ve uygarlık kuramı sunmadı. Düşünceleri, çözümlemeleri tüm dünyanın gözleri önünde gelişti, ve usun saltık değerinin ve gücünün kavranmasına doğru evrimlendi.
Buna karşı, Marcusenin ve Frankfurt Okulunun Freuda yaklaşımları baştan sona pragmatikti. Ruhçözümlemeyi daha baştan ölü doğmuş bir ideolojiye dürtü verebilmek için kullandılar. Herşeyi özdekçi bir aptallık görünüşü altına bürüyen ekonomik determinizmi reddetmek yerine, ona bir derinlik ruhbilimi ile, Freudun ruhçözümlemesi ile yaşam kazandırabileceklerini düşündüler. Bu düzeye dek, Okul dünyayı anlamadan yalnızca sürekli zorbalık yoluyla, sürekli terör yoluyla değiştirmeyi isteyen, tarihi açıkça bir terör devletine, istençsiz, özgürlüksüz bir despotizme geri döndürmeyi öneren marxist ideolojiye bir tepki olarak biçimlendi. Bu insanlara kuramcılıkta yeni bir aşama olarak göründü. Ulaşılan yeni bakış açısından, tüm Batı uygarlığı bir ruh hastası, sağaltıcı ise özdekçi ideolog oldu. Tasarın tuhaflığı temel kategorilerinin gülünç birlikteliğinden gelir: Ruh ve Özdek. Frankfurt Okulunun ruhçu-özdekçi bakış açısı bir kez daha felsefesiz Batı entellektüelinin yalnızca saçmaya, yalnızca hiçliğe yazgılandığını gösterdi: Horkheimer (sonunda açıkça gericiliğe geri dönüş, Papa ile uzlaşma); Walter Benjamin (Mesihçi özdekçilik); Reich (Orgonomi); Adorno (Estetikçilik); Fromm (???Hiçbirşey).
Marcuse felsefeci değildi. Aslında, kendine hiçbir zaman anlama fırsatını vermediği felsefeye karşı, idealizme karşı en eğitimsiz önyargılarla saldırmada da bir sorun görmedi. Bu tutum özgürlükçü Marcusede de onun en iç ideallerini çürüten, onu hiçliğe yitenlerin arasına yazgılayan yandır. En sonunda altyapıyaözdeksele ve içgüdüselegöreli olan Eleştirel Kuramın insan Özgürlüğünü ve Değerini kurtaracak tek bir kavramının bile olmadığını bildiren kendisiydi. Ama felsefeye karşı ve özdekçilikten yana tutumu gene de Marcuseyi dört dörtlük bir despot yapmaya yetmedi. Ve Batı ekininin ötesine geçen kategorileri, Usun kendisini kavramayı başaramasa da, bu ekinle uzlaşmayı reddetti, sonuna dek Büyük (ya da daha doğrusu küçük) Reddedişe bağlı kalmada diretti. Batının cılız duyuncunu rahatsız etmeye, insanlığa ve kendine karşı suçluluk duygusunu bilince çıkarmaya çabaladı. Freudu yorumu imgesel ve düşlemsel bağlarla tutturulan, özdekçi öğelerle parçalanan duygudaş bir tablodur.
Sigmund Freud yalnızca Gerçekliğin Kurtuluşa götüreceğini biliyordu.
Herbert Marcuse bilmiyordu.
|
|
|
Parça Politik Önsöz 1966 Eros ve Uygarlık: Başlık iyimser, örtmeceli, giderek olumlu bir düşünceyi anlatıyordu: İleri işleyim toplumunun başarımları insanı ilerlemenin yönünü tersine çevirmeye, üretkenlik ve yoketmenin, özgürlük ve baskının öldürücü birliğini kırmaya yetenekli kılacaktı; başka bir deyişle, Ölüm pazarlamacılarına karşı uyumlu bir savaşımda, insanın dünyasını onun Yaşam İçgüdüleri ile uyum içinde şekillendirmek için toplumsal gönencin nasıl kullanılacağını gösteren gay bilimi (gaya sciencia) öğrenme olanağını yaratacaktı. Bu iyimserlik egemenliğin sürekli benimsenişi için gerekçenin bundan böyle geçerli olmadığı, darlığın ve zahmete gereksinimin egemenlik dizgesinin korunması çıkarına salt yapay olarak sürdürüldüğü varsayımı üzerine dayanıyordu. Bu eskimiş gerekçenin daha da etkili toplumsal denetim biçimleri tarafından (yerine başkası konmadıysa da) büyük ölçüde güçlendirilmiş olduğu olgusunu gözardı ettim ya da önemsemedim. Topluma varoluş savaşımını barışçıllaştırma yeteneğini vermiş olan güçlerin kendileri bireylerde böyle bir kurtuluş gereksinimini baskılamaya yarıyordu. Yüksek yaşam ölçününün insanları yaşamları ve yöneticileri ile uzlaştırmaya yeterli olmadığı yerde ruhun toplumsal mühendisliği ve insan ilişkileri bilimi zorunlu libidinal katheksisi sağlarlar. Gönenç toplumunda, yetkeler egemenliklerini aklamaya pek zorlanmazlar. Beklenenleri yerine getirirler: Uyruklarının eşeysel ve saldırgan erkelerini doyururlar. Yokedici gücünü öylesine başarı ile temsil ettikleri bilinçaltı gibi, onlar da iyinin ve kötünün bu yanıdırlar, ve mantıklarında çelişki ilkesinin hiçbir yeri yoktur.
Toplumun gönenci artan bir biçimde savurganlığın, ıvır zıvır aygıtların, önceden tasarlanmış eskimenin, ve yoketme araçlarının aralıksız üretim ve tüketimine bağımlılaşırken, bireylerin bu gereksinimlere geleneksel yolların ötesinde uyarlanmaları gerekir. Ekonomik kamçı, en inceltilmiş biçimlerinde bile, bundan böyle bugünün modası geçmiş örgütlenişinde varoluş savaşımının sürdürülmesini güvence altına almaya yeterli görünmezne de yasalar ve yurtseverlik dizgenin daha da tehlikeli bir genişlemesi için etkin halk desteğini sağlama bağlamaya yeterli görünürler. İçgüdüsel gereksinimlerin bilimsel yönetimi çoktandır dizgenin yeniden-üretiminde dirimsel bir etmen olmuştur: Satın alınması ve kullanılması gereken eşyalar libidonun nesnelerine dönüştürülmektedir; dövüşülmesi ve nefret edilmesi gereken ulusal Düşman öyle bir düzeye dek çarpıtılıp şişirilmektedir ki, saldırganlığı bilinçaltının derinlik boyutunda etkin kılabilmekte ve doyurabilmektedir. Kitle demokrasisi Olgusallık İlkesinin bu içe-yansıtılmasının gerçekleşebilmesi için politik donatımı sağlar; yalnızca halkın (bir noktaya dek) kendi efendilerini seçmesine ve onları yöneten hükümete (bir noktaya dek) katılmasına izin vermekle kalmaz, ayrıca efendilerin denetledikleri üretici ve yokedici aygıtın uygulayımbilimsel perdesi arkasında kaybolmalarına da izin verir, ve işbirliği edenlere bağışladığı yararların ve konforun insansal (ve özdeksel) bedelini gizler. Etkili olarak denetlenen ve örgütlenen insanlar özgürdürler; bilgisizlik ve erksizlik, içe-yansıtılmış özerksizlik özgürlüklerinin bedelidir.
Özgür insana kurtuluştan söz etmenin hiçbir anlamı yokturve eğer ezilen azınlıktan değilsek özgürüzdür. Ve erkekler ve kadınlar eşeysel özgürlükten her zaman olduğundan daha da çok yararlanırken, artık-baskıdan söz etmenin hiçbir anlamı yoktur. Ama gerçek bu özgürlüğün ve doyumun yeryüzünü cehenneme dönüştürmekte olduğudur. Cehennem henüz belli uzak yerlerde yoğunlaşmaktadır: Vietnam, Kongo, Güney Afrikada, ve gönenç toplumunun getolarında: Mississippi ve Alabamada, Harlemde. Bu cehennem benzeri yerler bütünü aydınlatmaktadır. Onları büyük bir yıkıma yol açmadan aşamalı olarak ortadan kaldırmaya yetenekli büyüyen bir toplumda buralarda yalnızca yoksulluk ve sefillik gedikleri görmek kolay ve anlaşılabilir birşeydir. Bu yorum giderek gerçekçi ve doğru bile olabilir. Soru şudur: Ne pahasına ortadan kaldırmadolar ve sent değil, ama insan yaşamları ve insan özgürlüğü pahasına mı?
Sözcüğüözgürlükkullanmakta duraksıyorum, çünkü tam anlamıyla özgürlük adınadır ki insanlığa karşı suçlar işlenmektedir. Bu durum hiç kuşkusuz tarihte yeni değildir: Yoksulluk ve sömürü ekonomik özgürlüğün ürünleri idiler; tüm yerküre üzerinde insanlar pekçok kez efendileri tarafından kurtarıldılar, ve yeni özgürlüklerinin boyuneğme olduğu açığa çıktıyasa yönetimine değil ama başkalarının yasasının yönetimine. Zor yoluyla boyun eğdirme olarak başlayan şey çok geçmeden gönüllü kölelik oldu; köleliği artan bir biçimde ödüllendirici ve hoş kılan bir toplumun yeniden üretilmesi için işbirliği oldu. Aynı yaşam yollarının daha büyük ve daha iyi yeniden-üretimi, her zaman olduğundan daha da açık ve bilinçli olarak, serfleri ve efendileri, baskıcı üretkenliği ortadan kaldırabilecek olanaklı başka yaşam yollarının kapatılması anlamını kazandı.
Bugün, özgürlüğün ve köleliğin bu birliği doğal ve bir ilerleme aracı olmuştur. Kalkınma giderek artan bir biçimde özgüdümlü bir üretkenliğin ön-gereği ve yan-ürünü olarak görünmektedirbir üretkenlik ki, içerdeki ve dışardaki yoksulluk alanlarına taşması engellenirken, tüketme için ve yoketme için dış ve iç uzayda sürekli olarak yeni kapılar aramaktadır. Kurtuluş ve saldırganlığın, üretme ve yoketmenin bu birleşmesi karşısında insan özgürlüğü imgesi yerinden edilir: Bu tür ilerlemeyi devirmenin tasarı olur. Barış ve dinginlik için içgüdüsel gereksinimlerin, toplum-dışı özerk Erosun kurtuluşu baskıcı gönençten kurtuluşu öngerektirir; ilerlemenin yönünde bir tersine dönüşü.
Eros ve Uygarlıkın savıki Tek-Boyutlu İnsan adlı çalışmamda daha tam olarak geliştirildiinsanın bir Savaş-Yoluyla-Gönenç Devleti yazgısından kaçınabileceği, ve bunu ancak yeni bir başlangıç noktasına erişerek orada üretim aygıtını egemenlik ve araştırma için ansal temeli sağlanmış olan o iç-dünyacı çilecilik olmaksızın yeniden kurmakla başarabileceği idi. Bu insan imgesi Nietzschenin üstün insanının belirli olumsuzlanması idi: Tüm kahramanlardan ve kahramanca erdemlerden vazgeçecek denli anlıklı ve sağlıklı insan, tehlike içinde yaşama ve meydan okumayı karşılama dürtülerini taşımayan insan, yaşamı bir kendinde-erek yapacak, korkudan uzak bir yaşamı sevinç içinde yaşayacak iyi duyunçlu insan.
İlerlemenin yeni yönünün bütünüyle baskılanmış ya da durdurulmuş örgensel, yaşambilimsel gereksinimleri etkinleştirmeinsan bedenini emek yerine hazzın bir aracı yapmafırsatı üzerine dayanacağını belirtmek için kullandığım terim çok-şekilli eşeysellik idi. Eski formül, yürürlükteki gereksinim ve yetilerin gelişimi, yetersiz olarak görünüyordu; yeni, nitel olarak ayrı gereksinim ve yetilerin ortaya çıkışı kurtuluşun ön-gereği, içeriği olarak görünüyordu.
Böyle yeni bir Olgusallık İlkesi düşüncesi, gelişimi için özdeksel (uygulayımsal) önkoşulların ya kurulduğu ya da zamanımızın ileri işleyim toplumlarında kurulabileceği varsayımına dayanıyordu. Uygulayımsal yeteneklerin olgusallığa çevrilmesinin bir devrim anlamına geleceği kendiliğinden açıktı. Oysa demokratik içe-yansıtmanın alan ve etkerliğinin kendisi tarihsel özneyi, devrimin etmenini bastırmıştır: Özgür insanlar kurtuluş gereksiniminde değildirler, ve ezilenler kendilerini kurtaracak denli güçlü değildirler. Bu koşullar Ütopya kavramını yeniden tanımlar: Kurtuluş tüm tarihsel olanakların en gerçekçi, en somut ve aynı zamanda en ussal ve etkili olarak baskılanmış olanıdıren soyut ve uzak olanak. Hiçbir felsefe, hiçbir kuram efendilerin uyruklarının bilincindeki demokratik izdüşümlerini geri alamaz. Az ya da çok varsıl toplumlarda, üretkenlik onun yararlarından kitlenin de pay alabildiği ve karşıtlığın etkili ve demokratik olarak durdurulduğu bir düzeye ulaştığı zaman, efendi ve köle arasındaki çatışma da etkili olarak kısıtlanır. Ya da daha doğrusu toplumsal yerini değiştirmiştir. Vardır, ve geri ülkelerin sömürgeciliğin dayanılmaz kalıtına ve bunun yeni-sömürgecilik tarafından uzatılmasına başkaldırısında patlar. Marxist kavram ancak anamalcılığın kutsamasından özgür olanların onu özgür bir topluma değiştirebilecekleri koşulunda diretiyordu: Varoluşları anamalcı mülkiyetin yadsınmasının kendisi olanlar kurtuluşun tarihsel etmenleri olabilirlerdi. Uluslararası alanda Marxist kavram tüm geçerliliğini yeniden kazanmaktadır. Sömürücü toplumların küresel güçler oldukları düzeye dek, yeni bağımsız ulusların onların çıkarları için savaş alanı olduğu düzeye dek, başkaldırının dışsal kuvvetleri dışardan kuvvetler olmaya son vermişlerdir: Onlar dizgenin içersindeki düşmanlardır. Bu durum bu başkaldıranları insanlığın müjdecileri yapmaz. Kendilerinde özgürlüğün temsilcileri değildirler (tıpkı Marxın proletaryasının da olmadığı gibi). Marxist kavram burada da geçerlidir: Uluslararası proletarya anlıksal silahını dışardan alacaktır: Düşüncenin şimşeği naiven Volksbodeni [saf halk-tabanı] çarpacaktır. Kuram ve kılgının birliğine ilişkin görkemli düşünceler böyle bir birliğin zayıf başlangıçlarına karşı haksızlık ederler. Gene de, geri ülkelerdeki başkaldırı, gençliğin gönenç içinde baskıya ve dışardaki savaşa karşı protesto içinde olduğu ileri ülkelerde bir yanıt bulmuştur.
Sahte babalara, öğretmenlere ve kahramanlara karşı başkaldırıyeryüzünün sefilleri ile dayanışma: Protestonun iki yanı arasında herhangi bir örgensel bağıntı var mıdır? En çoğundan içgüdüsel bir dayanışma var gibi görünmektedir. Eve karşı evdeki başkaldırı büyük ölçüde dürtüsel görünmektedir, hedeflerini tanımlamak zordur: Yaşam tarzı tarafından yaratılan bulantı, fiziksel ve ansal bir temizlik sorunu olarak başkaldırı. Beden makineye karşıyaşamı daha güvenli ve daha yumuşak kılmak için, doğanın acımasızlığını yumuşatmak için kurulmuş olan düzeneğe karşı değil, ama düzeneğin denetimini üstlenmiş olan makineye karşı: Politik makine, şirketler makinesi, kutsamayı ve ilenmeyi tek bir ussal bütüne kaynaştırmış ekinsel ve eğitsel makine. Bütün çok fazla büyümüş, iç-bağı çok fazla güçlenmiş, işlev görmesi çok fazla etkili olmuşturolumsuzun gücü henüz bölümsel olarak yenilmemiş, ilkel, öğesel kuvvetlerde mi yoğunlaşmaktadır? Beden makineye karşı: Tüm çağların en yabanıl ve yokedici makinesine karşı en ilkel araçlarla savaşan ve ilerleyişini durduran erkekler, kadınlar ve çocuklar: Gerilla savaşı çağımızın devrimini tanımlar mı?
Tarihsel gerilik yine ilerlemenin tekerleğini başka bir yöne çevirmenin tarihsel şansı olabilir. Gönenç toplumunun radar-donatımlı bombardıman uçakları, kimyasalları ve özel kuvvetleri yeryüzünün en yoksulları üzerine, onların kulübeleri, hastaneleri ve pirinç tarlaları üzerine salıverildiğinde uygulayımsal ve bilimsel aşırı-gelişmişlik çürütülmüş olur. İlinekler tözü açığa sererler: Arkasında gerçek güçlerin saklanmakta olduğu uygulayımbilim perdesini yırtarlar. Aşırı-öldürmeye ve aşırı-yakmaya yetenek, ve onunla birlikte giden ansal davranış üretici güçlerin bir sömürü ve baskı dizgesi içersinde gelişmesinin yan-ürünleridirler: Dizge ayrıcalıklı uyruklarına daha büyük rahatlıklar sağladıkça üretici güçler de daha üretken olmuş görünürler. Gönenç toplumu şimdi savaşan bir toplum olduğunu tanıtlamıştır; eğer yurttaşları bunu ayrımsamadıysa, kurbanları hiç kuşkusuz ayrımsamışlardır. Arkadan-gelenin, uygulayımsal geriliğin tarihsel üstünlüğü gönenç toplumu evresi üzerinden sıçrama üstünlüğü olabilir. Geri halklar yoksullukları ve zayıflıkları tarafından bilim ve uygulayımbilimin saldırgan ve savurgan kullanımından vazgeçmeye, üretici aygıtı dirimsel önemdeki bireysel ve ortaklaşa gereksinimlerin doyum ve gelişimi için à la mesure de lhomme tutmaya, insanın denetimi altında tutmaya zorlanabilirler.
Aşırı-gelişmiş ülkeler için, bu şans özgüdümlü bir güç olarak insan emeğinin insanın üretici aygıta boyun eğmesine ve böylece varoluş için savaşımın eski biçimlerini sürdürmesine yolaçan koşullarının ortadan kaldırılmasına eşit olacaktır. Bu biçimlerin ortadan kaldırılması, tıpkı her zaman olduğu gibi, politik eylemin görevidir, ama şimdiki durumda belirleyici bir ayrım vardır. Önceki devrimler üretici güçlerin daha büyük ve daha ussal bir gelişimini getirirken, günümüzün aşırı-gelişmiş toplumlarında devrim bu eğilimin tersine çevrilmesi anlamına gelecektir: Aşırı-gelişimin ve bunun baskıcı ussallığının ortadan kaldırılması. Gönenç üretkenliğinin yadsınması arılığa, yalınlığa ve doğaya bir üstenim olmak bir yana, insan gelişiminde uygulayımbilimsel toplumun başarımları üzerine kurulmuş daha yüksek bir evrenin belirtisi (ve silahı) olabilir. Savurganlığa ve yokediciliğe hizmet eden şeylerin üretimi kesintiye uğrarken (bir evre ki anamalcılığın tüm biçimlerinde sonu demek olacaktır), insanda bu üretimin yol açtığı bedensel ve ansal sakatlanmalar geri alınabilir. Başka bir deyişle, çevrenin şekillendirilmesi, doğanın dönüştürülmesi baskılanmıştan çok özgürleşmiş Yaşam İçgüdüleri tarafından güdülebilir, ve saldırganlık bunların istemlerine boyun eğecektir.
Geri ülkelerin tarihsel şansı baskıcı sömürücü uygulayımbilime ve saldırgan üretkenlik için işleyimselleşmeye yol açan koşulların yokluğunda yatar. Gönenç içindeki savaş devletinin yokedici gücünü geri ülkeler üzerine salıvermesi olgusunun kendisi gözdağının büyüklüğünü aydınlatmaktadır. Geri halkların başkaldırısında, varsıl toplumlar ilkel ve acımasız bir biçimde yalnızca geleneksel anlamda toplumsal bir ayaklanma ile değil, ama bir de içgüdüsel bir ayaklanma ile karşılaşırlaryaşambilimsel nefretle. Gerilla savaşının uygulayımbilim yüzyılının doruğunda yayılması simgesel bir olaydır: İnsan bedeninin erkesi dayanılmaz baskıya karşı ayaklanır ve kendini baskı aygıtlarının karşısına atar. Belki de ayaklananların bir toplumu örgütleme yollarına, toplumcu bir toplum kurmaya ilişkin hiçbir bilgileri yoktur; belki de bu konuda birşeyler bilen kendi önderleri tarafından terörize edilmektedirler, ama ayaklananların korkunç varoluşları tam bir kurtuluş gereksinimindedir ve özgürlükleri aşırı-gelişmiş toplumlar için çelişkidir.
Batı Uygarlığı her zaman kahramanı, yaşamın kent, devlet ve ulus için adanmasını yüceltmiştir; seyrek olarak kurulu kentin, devletin, ulusun özveriye değip değmediği sorusunu sormuştur. Bütünün sorgulanmaz ayrıcalığı üzerindeki tabu her zaman sürdürülüp güçlendirilmiş, ve bütünün özgür bireylerden oluşması daha gerekli oldukça, daha acımasızca sürdürülüp güçlendirilmiştir. Soru şimdi sorulmaktadırdışardan sorulmaktadırve varsılların oyununu oynamayı yadsıyanlar tarafından üstlenilmiştir: Acaba bu bütünün ortadan kaldırılması gerçek bir insan kentinin, devletinin, ulusunun doğuşu için önkoşul mudur?
Denge ezici bir biçimde varolan güçlerden yanadır. Romantik olan şey geri ülkelerdeki kurtuluş devimlerinin olumlu değerlendirilişi değil, ama beklentilerinin olumlu değerlendirilişidir. Bilimin, uygulayımbilimin ve paranın yine yok-etme işini, ve daha sonra kendi imgelerinde yeniden-kurma işini yapmamaları için hiçbir neden yoktur. İlerlemenin bedeli korkutucu ölçüde yüksektir, ama üstesinden geleceğiz. Yalnızca aldatılmış kurbanlar değil ama onların devlet başkanları da böyle demişlerdir. Ve gene de fotoğraflar vardır ki, Vietnamda kazananlar için sergilenen bir yarı çıplak cesetler dizisini gösterirler: Tüm ayrıntılarda Auschwitz ve Buchenwaldın açlık çekmiş ve hadım edilmiş cesetlerinin resimlerini andırırlar. Hiçbir şey ve hiç kimse bu yapılanların üstesinden hiç mi hiç gelemezne de tepkisini daha öte saldırganlıkta gösteren suçluluk duygusu. Ama saldırganlık saldırgana karşı çevrilebilir. İyileşmeyen yaranın ancak yarayı açmış olan silah tarafından iyileştirilebileceğini anlatan tuhaf efsane tarihte henüz doğrulanmış değildir: Şiddet zincirini kıran şiddet yeni bir zinciri başlatabilir. Ve gene de, bu sürekliliğin içinde ve ona karşı, kavga sürecektir. Bu Erosun Thanatosa karşı savaşımı değildir, çünkü yerleşik toplumun da kendi Erosu vardır: Yaşamı korur, sürdürür ve büyütür. Ve bu uyum gösterenler ve baskılayanlar için kötü bir yaşam değildir. Ama tartılırsa, genel önsanı yaşam savunusundaki saldırganlığın Yaşam İçgüdülerine zararının saldırıdaki saldırganlıktan daha az olduğudur.
Yaşam savunusunda: Deyimin gönenç toplumunda patlayıcı bir anlamı vardır. Yalnızca yeni-sömürgeci savaş ve kıyıma karşı protestoyu, hapis tehlikesini göze alarak askerlik kağıtlarını yakmayı, yurttaşlık hakları için kavgayı değil, ama gönencin ölü dilini konuşmayı, temiz giysiler giymeyi, gönencin ıvır zıvırından yararlanmayı, gönençten yana eğitimden geçmeyi reddedişi de kapsar. Yeni bohëme, beatnik ve hippie yığınları, barış sürüngenleritüm bu yozlaşmışlar şimdi yozlaşma olası ki her zaman nereye götürdüyse oraya varmışlar, lekeli insanlığın zavallı sığıntıları olmuşlardır.
Erotik ve politik boyut arasındaki bir kavşaktan söz edebilir miyiz?
Gönenç toplumunun öldürücü kertede etkili örgütlenişi içinde ve ona karşı, yalnızca köktenci protesto değil, ama protestoyu formülleştirme, eklemleme, söze dökme girişimi bile çocuksu, gülünç bir toyluğu üstlenir. Böylece Berkeleydeki Özgür Konuşma Deviminin dört harfli bir sözcükten oluşan bir imin görünüşü ile yaratılan bir patırtıda son bulması gülünç ve belki de mantıksaldır. Göstericilerden (aralarında küçük çocuklar) kimileri tarafından Vietnamdaki insan kıyımına karşı takılan rozetlerde daha derin anlam görmek belki de eşit ölçüde gülünç ve doğrudur: MAKE LOVE, NOT WAR. Öte yanda, reddeden ve başkaldıran yeni gençliğin karşısında eski düzenin temsilcileri vardır ki, bunlar artık o düzenin yaşamını onu yokedicilik, savurganlık ve kirletme işinde gözden çıkarmaksızın koruyamamaktadırlar. Şimdi örgütlü emeğin temsilcileri de bunların arasındadıranamalcı gönenç içersinde işvermenin yerleşik toplumsal dizgenin sürekli savunusu üzerine dayanması ölçüsünde doğru olarak.
Yakın gelecek için sonuç kuşkuda olabilir mi? İnsanlar, gönenç toplumundaki insanların çoğunluğu, var olanın yanındadırlarolabilecek olanın ve olması gerekenin değil. Ve kurulu düzen bu bağlılığı aklayacak ve sürmesini sağlama bağlayacak denli güçlü ve etkilidir. Ne var ki, bu düzenin güç ve etkililiğinin kendileri dağılma etmenleri olabilirler. Tam-gün emeği için (çok azaltılmış bir biçimde bile olsa) eskimiş gereksinimin sürdürülmesi artan bir kaynak savurganlığını, daha da gereksiz iş ve hizmetlerin yaratılmasını, ve askeri ya da yokedici kesimin büyümesini gerektirecektir. Kızgın savaşlar, savaş için sürekli hazırlık ve bütünsel yönetim pekala insanları denetim altında tutmak için yeterli olabilir, ama toplumun henüz üzerine dayanmakta olduğu ahlakı değiştirme pahasına. Uygulayımsal ilerleme, kendisi yerleşik düzenin sürdürülmesi için bir zorunluk olarak, üzerine dizgenin kurulduğu toplumsal emek örgütlenişine karşıt gereksinim ve yetileri besler. Özedimlileşme sürecinde, toplumsal ürünün değeri üretimi için gerekli emek zamanı tarafından giderek azalan bir kertede belirlenir. Buna göre, üretken emek için gerçek toplumsal gereksinim azalır, ve boşluk üretken olmayan etkinliklerle doldurulmalıdır. Edimsel olarak yerine getirilen işin her zamankinden daha da büyük bir miktarı gereksizleşir, gözden çıkarılabilir ve anlamsız olur. Bütünsel yönetim altında bu etkinliklerin sürdürülebilmesine ve giderek çoğaltılabilmesine karşın, artışlarına bir üst sınır var gibi görünmektedir. Bu sınıra üretken emek tarafından yaratılan artık değer bundan böyle üretmeyen çalışma için ödemede bulunmaya yeterli olmadığı zaman ulaşılacaktır. Emek niceliğinde ilerleyici bir indirgeme kaçınılmaz görünür, ve bu sonuç için dizgenin çalışmasız mesleği sağlamaya hazırlanması gerekir; pazar ekonomisini aşan ve giderek onunla geçimsiz bile olabilen gereksinimleri geliştirmesi gerekir.
Gönenç toplumu güzel için isteği ve topluluk için açlığı, doğa ile ilişkinin yenilenmesini, ansal varsıllaşmayı, ve kendi uğruna yaratış için ayrıcalıkları örgütleyerek bu sonuç için kendi yolunda hazırlanmaktadır. Bu tür bildirimlerin sahte çınlamaları yerleşik düzenin içersinde bu özlemlerin hükümet ve büyük şirketler tarafından desteklenen güdümlü ekinsel etkinliklere çevrildikleri olgusunun belirtisidironların yönetici kollarının kitlelerin ruhuna yayılması. Böyle tanımlanan özlemlerde Erosun özlemlerini ve onun baskıcı bir çevreyi ve baskıcı bir varoluşu özerk dönüştürmesini tanımak neredeyse olanaksızdır. Eğer bu hedefler pazar ekonomisinin gereksinimleri ile uzlaşmaz bir çatışma olmaksızın doyurulacaklarsa tecim ve kâr çerçevesi içersinde doyurulmalıdırlar. Ama bu tür doyum reddetmeye denk düşecektir, çünkü Yaşam İçgüdülerinin erotik erkesi kârlı gönencin insanlık dışı koşulları altında özgürleştirilemez. Hiç kuşkusuz, bir yanda ekonomik olmayan gereksinimlerin emeğin ortadan kaldırılması (kendinde bir erek olarak yaşam) düşüncesini doğrulayacak olan zorunlu gelişimleri, ve öte yanda bir yaşamı kazanma gereksinimini sürdürmenin zorunluğu arasındaki çatışma bütünüyle denetlenebilir bir yapıdadır (özellikle içerdeki ve dışardaki Düşman statükonun savunusu arkasındaki itici kuvvet olarak hizmet edebiliyor oldukça). Bununla birlikte, çatışma eğer ona ileri işleyim toplumunun asıl temelinde beklenen değişimler, eş deyişle anamalcı girişimin özedimlileşme sürecinde aşamalı zayıflatılması eşlik ediyor ve bunlar tarafından ağırlaştırılıyorsa, patlayıcı olabilir.
Bu arada, yapılacak şeyler vardır. Dizgenin en zayıf noktası en yabanıl gücünü gösterdiği yerdedir: Askeri gizilgücünün artışındabir güç ki, daha da kısa barış ve hazırlık araları ile, dönemsel edimselleşme için bastırıyor görünür). Bu eğilim görünürde ancak en güçlü baskı altında tersinebilirdir, ve tersinmesi toplumsal yapıda tehlike noktaları açacaktır: Bu yapının normal bir anamalcı dizgeye çevrilmesi ağır bir bunalım ve yaygın ekonomik ve politik değişimler olmaksızın kolay kolay düşünülemez. Bugün, savaşa ve askeri karışmaya karşıtçılık köklere vurmaktadır: Ekonomik ve politik egemenlikleri askeri kuruluşun sürekli (ve genişleyen) yeniden-üretimine, onun çoğaltıcılarına ve bu yeniden-üretimi zorunlu kılan politikalar üzerine dayananlara başkaldırmaktadır. Bu çıkarları tanımak zor değildir, ve onlara karşı savaş ise misilleri, bombaları ve napalmi gerektirmez. Ama üretmesi çok daha güç olan birşeyi gerektirir: Sansürsüz ve ayarlanmamış bilginin, bilincin yayılmasını, ve herşeyden önce, şimdi insana karşıgeri kalanlara egemen olanların özgürlük ve gönençlerinin savunusu içinkullanılmakta olan özdeksel ve anlıksal araçlar üzerine çalışmayı sürdürmenin örgütlü reddedilişini.
Örgütlü emeğin statükonun savunusunda işlemesi ölçüsünde, ve özdeksel üretim sürecinde emek payının azalması ölçüsünde, anlıksal beceri ve yetenekler toplumsal ve politik etmenler olmaktadırlar. Bugün bilimcilerin, matematikçilerin, uygulayımcıların, işleyim ruhbilimcilerinin ve kamuoyu araştırmacılarının işbirliğini örgütlü reddedişleri bir grevin, giderek büyük-ölçek bir grevin bir zamanlar başardığı ama artık başaramayacağı şeyi, eş deyişle tersine-dönüşün başlangıcını, politik eylem için zeminin hazırlanmasını pekala başarabilir. Düşüncenin gerçekçilikten bütünüyle uzak görünmesi entellektüelin çağdaş işleyim toplumundaki konum ve işlevinde kapsanan politik sorumluluğu azaltmaz. Entellektüelin reddedişi başka bir katalizörde, protestodaki gençlik arasındaki içgüdüsel reddedişte destek bulabilir. Tehlikede olan şey yaşamlarıdır, ve eğer yaşamları değilse, ansal sağlıkları ve sakatlanmamış insanlar olarak işlev görme yetenekleridir. Protestoları sürecektir çünkü bir yaşambilimsel zorunluktur. Doğal olarak, gençler Ölüme karşı, ve ölüme giden dolambaçlı yolu kısaltmaya çabalarken aynı zamanda onu uzatmanın araçlarını da denetleyen bir uygarlığa karşı Eros için yaşayanların ve savaşanların en önündedirler. Ama yönetilen toplumda, yaşambilimsel zorunluk dolaysızca eylemde sonlanmaz; örgütlenme karşı-örgütlenmeyi gerektirir. Bugün yaşam için kavga, Eros için kavga, politik kavgadır.
Birinci Basıma Önsöz
Bu deneme ruhbilimsel kategorileri kullanır çünkü bunlar politik kategoriler olmuşlardır. Bir yanda ruhbilim ve öte yanda politik ve toplumsal felsefe arasındaki geleneksel sınır çizgileri insanın içinde bulunduğumuz çağdaki durumu tarafından eskitilmiştir: Daha önceki özerk ve tanınabilir ruhsal süreçler bireyin devletteki işlevi tarafından, kamusal varoluşu tarafından soğrulmaktadır. Ruhbilimsel sorunlar öyleyse politik sorunlara dönüşürler: Kişisel rahatsızlık öncekinden daha doğrudan bir yolda bütünün rahatsızlığını yansıtır, ve kişisel rahatsızlığın giderilmesi öncekinden daha doğrudan bir yolda genel rahatsızlığın giderilmesine bağımlı olur. Çağ totaliter devletleri üretmemiş olduğu yerde bile totaliter olma eğilimindedir. Ruhbilim, ruh kendini kamu gücü karşısında koruyabildiği sürece, kişisel gizliliğin gerçek olduğu, gerçekten istendiği ve kendiliğinden şekillendiği sürece özel bir bilim dalı olarak geliştirilebilir ve uygulanabilirdi; eğer bireyin kendi için olmaya ne yeteneği ne de olanağı varsa, ruhbilimin terimleri ruhu tanımlayan toplumsal güçlerin terimleri olurlar. Bu koşullar altında, ruhbilimi toplumsal ve politik olayların çözümlenişine uygulamak bu olayların kendileri tarafından geçersiz kılınmış bir yaklaşımı seçmek demektir. Görev daha çok tam karşıtıdır: Ruhbilimsel kavramların politik ve toplumbilimsel tözünü geliştirmek.
Belli temel soruları yeniden formüle etmeye ve onları henüz bütünüyle araştırılmamış bir yönde izlemeye çalıştım. Bu incelemenin deneysel ırasının bilincindeyim ve sorunlardan kimilerini, özellikle bir estetik kurama ilişkin olanları, yakın gelecekte daha yeterli bir biçimde tartışmayı umuyorum.
Bu kitapta geliştirilen düşünceler ilk kez 1950-51de Washington School of Psychiatryde bir dizi konferansta sunuldular. Beni bu kitabı yazmaya yüreklendiren Washingtonlu Mr. Josef Borkine teşekkür etmek isterim. Elyazmasını okumuş ve değerli öneri ve eleştirilerini sunmuş olan Harvard Üniversitesi profesörlerinden Clyde Kluckhohn ve Barrington Moore, Jr.a derinden minettarım. Bu denemenin içeriği için, tüm sorumluluk bana düşüyor. Kuramsal konumuma gelince, dostum profesör Max Horkheimer ve onun şimdi Frankfurtta olan Toplumsal Araştırma Kurumundaki yardımcılarına borçluyum.
H.M.
|