|
Yirmi Yıl Sonra
Fransanın güneyindeki bir kentte, bir bahçede oturmaktayım. Karşımda yükselen dağları seyrediyorum. Yirmi yıl önce, dağların şu anda bulunduğum yerden pek de uzakta olmayan bir noktasından yürüyerek geçmiştim; Santiago Yoluyla ilişkim böyle başlamıştı.
Zamanda geriye gidiyorum: Bir öğleden sonra, bir kahve, bir maden suyu, sohbet eden, gezinen insanlar ama bu kez mekân León yöresinin ovaları, dil İspanyolca, doğum günüm yaklaşmakta, Saint-Jean-Pied-de-Portdan yola çıkalı epey olmuş, Santiago de Compostelaya giden yolun yarısından fazlasını ardımda bırakmışım. İleriye bakıyorum: Tekdüze bir görünüm, kılavuzum ıssızlığın içinden fırlamış gibi görünen barda kahvesini yudumlamakta. Geriye bakıyorum: Aynı tekdüze görünüm, tek fark ayak izlerimin toprakta duruyor olması ama bu geçici bir durum, hava kararmadan rüzgâr ayak izlerimi silmiş olacak. Her şey gerçekdışı görünüyor gözüme. Burada ne arıyorum? Yola çıkalı haftalar oldu, ama bu soruyu kafamdan atamıyorum. Bir kılıcın peşindeyim. Katolik Kilisesinin küçük bir kolu olan, sırlar ve gizemlerden uzak durarak dünyanın simgesel dilini anlamayı amaçlayan RAMın bir ritüelini yerine getiriyorum. Aldatılmış olduğumu, ruhsal arayışın duyular ve mantık olmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyorum, şimdi Brezilyada, işlerimin başında bulunmam daha doğru olurdu, diye geçiriyorum aklımdan. Ruhsal arayış konusundaki içtenliğimden kuşku duyuyorum çünkü asla ortaya çıkmayan bir Tanrıyı aramak, vakti geldiğinde dua etmek, tuhaf yollardan geçmek, zora gelmek ve saçma bulduğum buyruklara uymak çok zahmetli bir iş. Evet, içtenliğimden kuşku duyuyorum. Petrusun, geride bıraktığımız günler boyunca Yolun herkese, en sıradan insanlara bile açık olduğunu söyleyip durması beni düş kırıklığına uğrattı. Oysa, bunca çaba sonunda, evrenin büyük gizlerine erişen bir avuç ayrıcalıklı insan arasına katılabileceğimi sanıyordum. Tibetli bilgelerin gizli yönetimlerinin, insanlar arasında çekiciliğin olmadığı yerlerde aşkı depreştiren sihirli yiyeceklerin, Cennetin kapılarının birden açılıverdiği ayinlerin varlığını keşfedeceğimi sanıyordum. Ama Petrus tam tersini söylüyor: Ona kalırsa, kimse ayrıcalıklı değil. Petrusa göre, kendi kendilerine Burada ne arıyorum? diye sormak yerine yüreklerindeki coşkuyu uyandırmak için ellerinden geleni yapmaya karar verenler seçilmiş kişiler. Bizi Cennetin kapılarında bekleyen, sevgiyi filizlendiren, bizi Tanrıya götüren seçim de bu coşkulu uğraşın bir parçası. Bizi Kutsal Ruhla buluşturan, kutsal metinlerin yüzlerce, binlerce kez okunması değil, bu coşkunun ta kendisi. Bu coşku, hayatın bir mucize olduğuna ve mucizelerin gerçekleştiğine inanma isteğiyle aynı şey; gizli ayinler ya da kutsama törenleri değil. Sonuçta, insanı insan kılan, varoluşun gizemi konusunda durmadan geliştirdiği kuramlar değil, yazgısını yerine getirmeye karar vermesi. Ve buradayım işte. Beni Santiago de Compostelaya ulaştıracak yolun yarısından çoğunu aşmış bulunuyorum. Şu anda, Leónda, çok geride kalmış görünen 1986 yılının o öğleden sonrasında, bu yaşamış olduklarım konusunda altı-yedi ay sonra bir kitap yazacağımdan, Santiago adında bir çobanın ruhumun derinliklerinde bir hazine aradığından, Veronika adlı bir kadının intihar etmek üzere birkaç hap yutmaya hazırlandığından, Piların Piedra Irmağı kıyısında ağlayarak günlüğünü yazacağından habersizim. Tek bildiğim, gergin ve tedirgin olduğum, bir de Petrusla sohbet etmemin olanaksızlığı, çünkü yapmakta olduğum işi daha fazla sürdüremeyeceğimi fark ediyorum. Ay sonları elime geçecek büyük paralardan, belirli bir ruhsal dinginlikten, iyi bildiğim, kimi tekniklerinde ustalaştığım bir meslekten vazgeçeceğim. Değişmeye, rüyamın peşinden gitmeye ihtiyacım var. Bana çocuksu, gülünesi, gerçekleşmesi olanaksız gibi görünen bir rüya bu: gizliden gizliye hep arzuladığım, ama yapmaya bir türlü cesaret edemediğim bir şeyi yapmak, bir yazar olmak. Petrus kahvesiyle maden suyunu bitirdikten sonra hesabı ödememi istiyor, bir an önce yola koyulmamız gerektiğini söylüyor; bir sonraki kent birkaç kilometre ileride. İnsanlar gezinip sohbet etmeye, orta yaşlı iki hacıya gözlerinin ucuyla bakarak dünyanın yitip gitmiş bir geçmişi her an yeniden yaşamaya hazır, garip insanlarla dolu olduğunu düşünmeye devam ediyorlar.1 Vakit akşamüstüne yaklaştığından sıcaklık yaklaşık 27ºC olsa gerek ve ben kim bilir kaçıncı kez burada ne aradığımı soruyorum kendi kendime. Değişmek mi istiyordum? Sanmam, ama bu yol sonuçta değiştiriyor beni. Gizemleri keşfetmek mi istiyordum? Sanırım, ama bu yol bana ortada gizem falan olmadığını ve tıpkı Hz. İsanın dediği gibi ortaya çıkarılmayı gerektiren herhangi bir giz olmadığını öğretiyor. Sonuçta, her şey beklediğimin tam tersi bir biçimde gerçekleşiyor. Yerimizden kalkıp konuşmadan yürümeye başlıyoruz. Ben düşüncelere dalmışım, kararsızlıklarımla baş başayım; öyle sanıyorum ki, Petrus da Milanodaki işini düşünüyor. Onun burada olmasının nedeni, gelenekleri gereği bir tür zorunluluk duyması. Ama o da bu yolun bir an önce bitmesini, sevdiği işe dönebilmeyi umuyor olsa gerek. Bütün bir akşamüstü hiçbir şey konuşmadan yürüyoruz. Cep telefonları, fakslar, elektronik postalar henüz ortada yok. Zorunlu birlikteliğimizin ortasında yapayalnızız. Santiago de Compostela ileride bir yerlerde; yürümekte olduğumuz yolun beni yalnızca bu kente değil, dünyanın birçok başka kentine de götürmekte olduğu aklıma bile gelmiyor. León Ovasındaki şu akşamüstü, ikimiz de nerdeyse on yıl sonra Petrusun kenti Milanoya Simyacı adlı bir kitapla varacağımdan habersiziz. Kim bilir kaç kez hayalini kurduğum ve kim bilir kaç kez yadsıdığım yazgıma doğru yol almaktayım. 2001 yılının Haziran ayında bir akşamüstü oturmakta olduğum bu bahçeye doğru yol almaktayım; önümde bir kahve, bir maden suyu ve Elisabettanın Hacın İtalyanca basımı için benden bir önsöz rica ettiği mektubu. Yeniden doğuşumun hikâyesinin, Petrusun doğduğu ülkede yayımlandığını görmek üzere yol almaktayım.
Paulo Coelho St. Martin, Ocak 2006
|