Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Can Yayınları   Çağdaş Dünya Edebiyatı Dizisi   Paulo Coelho   Hac
 
Hac  
Paulo Coelho
ŞİMDİ SATIN AL
Etiket: 15,00 TL
NetKitap Ederi: 12,00 TL
telefondan alışveriş 67280

Yayinevi/DiziYayinevi: Can Yayınları
Baskı Tarih: Ağustos 2006
Sayfa: 224
Indirim: %20

Bu kitaba oy verin: (6 oy)
Yorum Yaz


Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Can Yayınları
Dizi: Çağdaş Dünya Edebiyatı Dizisi

Baskı Tarih: Ağustos 2006

Sayfa: 224

İndirim: %20

Boyut: 12,5x19,5 cm

Hamur: 2

Etiket: 15,00 TL

NetKitap Ederi: 12,00 TL


Arka Kapak
“Kente dün geldim. El Cebrero yakınlarındaki Pedrafita’dan Compostela’ya giden otobüsü yakaladım. Otobüs iki kent arasındaki 150 kilometreyi dört saatte aldı; bu da bana Petrus’la yaptığım yolculuğu hatırlattı. Bazen aynı mesafeyi iki haftada yürüdüğümüz olmuştu. Biraz sonra San Tiago’nun mezarına gidip Meryem Anamızın denizkabukları üstüne işlenmiş suretini bırakacağım. Sonra da en kısa zamanda Brezilya’ya giden bir uçağa atlayacağım, yapacağım o kadar çok iş var ki. Başımdan geçen her şeyi anlatacağım bir kitap yazmayı düşünüyorum. Ama hemen değil...”


Paulo Coelho, 1986’da bir hac yolculuğuna çıktı: Pireneler’den Santiago de Compostela’ya uzanan 700 kilometrelik ortaçağ yolunu yürüdü. Hac, yazarın, hacıların Santiago Katedrali’ne varmak için bin yıldır yürüdükleri bu yolda yaşadığı heyecan dolu serüvenlerin öyküsü. Yalnızca Simyacı romanının yolunu açan ilk önemli romanı olduğu için değil, yazarın felsefesindeki insan sevgisini eksiksizce dile getirdiği için de, Hac’ın Coelho’nun yapıtları arasında onsuz edilemez bir yeri var. Hac, sıradışının sıradan insanların yolu üstünde olduğunu anlatan büyüleyici bir roman.


Kitabın İçinden
Yirmi Yıl Sonra


Fransa’nın güneyindeki bir kentte, bir bahçede oturmaktayım.
Karşımda yükselen dağları seyrediyorum. Yirmi yıl önce, dağların şu anda bulunduğum yerden pek de uzakta olmayan bir noktasından yürüyerek geçmiştim; Santiago Yolu’yla ilişkim böyle başlamıştı.

Zamanda geriye gidiyorum: Bir öğleden sonra, bir kahve, bir maden suyu, sohbet eden, gezinen insanlar – ama bu kez mekân León yöresinin ovaları, dil İspanyolca, doğum günüm yaklaşmakta, Saint-Jean-Pied-de-Port’dan yola çıkalı epey olmuş, Santiago de Compostela’ya giden yolun yarısından fazlasını ardımda bırakmışım. İleriye bakıyorum: Tekdüze bir görünüm, kılavuzum ıssızlığın içinden fırlamış gibi görünen barda kahvesini yudumlamakta. Geriye bakıyorum: Aynı tekdüze görünüm, tek fark ayak izlerimin toprakta duruyor olması – ama bu geçici bir durum, hava kararmadan rüzgâr ayak izlerimi silmiş olacak. Her şey gerçekdışı görünüyor gözüme. Burada ne arıyorum? Yola çıkalı haftalar oldu, ama bu soruyu kafamdan atamıyorum.
Bir kılıcın peşindeyim. Katolik Kilisesi’nin küçük bir kolu olan, sırlar ve gizemlerden uzak durarak dünyanın simgesel dilini anlamayı amaçlayan RAM’ın bir ritüelini yerine getiriyorum. Aldatılmış olduğumu, ruhsal arayışın duyular ve mantık olmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyorum, şimdi Brezilya’da, işlerimin başında bulunmam daha doğru olurdu, diye geçiriyorum aklımdan. Ruhsal arayış konusundaki içtenliğimden kuşku duyuyorum – çünkü asla ortaya çıkmayan bir Tanrı’yı aramak, vakti geldiğinde dua etmek, tuhaf yollardan geçmek, zora gelmek ve saçma bulduğum buyruklara uymak çok zahmetli bir iş.
Evet, içtenliğimden kuşku duyuyorum. Petrus’un, geride bıraktığımız günler boyunca Yol’un herkese, en sıradan insanlara bile açık olduğunu söyleyip durması beni düş kırıklığına uğrattı. Oysa, bunca çaba sonunda, evrenin büyük gizlerine erişen bir avuç ayrıcalıklı insan arasına katılabileceğimi sanıyordum. Tibetli bilgelerin gizli yönetimlerinin, insanlar arasında çekiciliğin olmadığı yerlerde aşkı depreştiren sihirli yiyeceklerin, Cennet’in kapılarının birden açılıverdiği ayinlerin varlığını keşfedeceğimi sanıyordum.
Ama Petrus tam tersini söylüyor: Ona kalırsa, kimse ayrıcalıklı değil. Petrus’a göre, kendi kendilerine “Burada ne arıyorum?” diye sormak yerine yüreklerindeki coşkuyu uyandırmak için ellerinden geleni yapmaya karar verenler seçilmiş kişiler. Bizi Cennet’in kapılarında bekleyen, sevgiyi filizlendiren, bizi Tanrı’ya götüren seçim de bu coşkulu uğraşın bir parçası. Bizi Kutsal Ruh’la buluşturan, kutsal metinlerin yüzlerce, binlerce kez okunması değil, bu coşkunun ta kendisi. Bu coşku, hayatın bir mucize olduğuna ve mucizelerin gerçekleştiğine inanma isteğiyle aynı şey; “gizli ayinler” ya da “kutsama törenleri” değil. Sonuçta, insanı insan kılan, varoluşun gizemi konusunda durmadan geliştirdiği kuramlar değil, yazgısını yerine getirmeye karar vermesi.
Ve buradayım işte. Beni Santiago de Compostela’ya ulaştıracak yolun yarısından çoğunu aşmış bulunuyorum.
Şu anda, León’da, çok geride kalmış görünen 1986 yılının o öğleden sonrasında, bu yaşamış olduklarım konusunda altı-yedi ay sonra bir kitap yazacağımdan, Santiago adında bir çobanın ruhumun derinliklerinde bir hazine aradığından, Veronika adlı bir kadının intihar etmek üzere birkaç hap yutmaya hazırlandığından, Pilar’ın Piedra Irmağı kıyısında ağlayarak günlüğünü yazacağından habersizim. Tek bildiğim, gergin ve tedirgin olduğum, bir de Petrus’la sohbet etmemin olanaksızlığı, çünkü yapmakta olduğum işi daha fazla sürdüremeyeceğimi fark ediyorum. Ay sonları elime geçecek büyük paralardan, belirli bir ruhsal dinginlikten, iyi bildiğim, kimi tekniklerinde ustalaştığım bir meslekten vazgeçeceğim. Değişmeye, rüyamın peşinden gitmeye ihtiyacım var. Bana çocuksu, gülünesi, gerçekleşmesi olanaksız gibi görünen bir rüya bu: gizliden gizliye hep arzuladığım, ama yapmaya bir türlü cesaret edemediğim bir şeyi yapmak, bir yazar olmak.
Petrus kahvesiyle maden suyunu bitirdikten sonra hesabı ödememi istiyor, bir an önce yola koyulmamız gerektiğini söylüyor; bir sonraki kent birkaç kilometre ileride. İnsanlar gezinip sohbet etmeye, orta yaşlı iki hacıya gözlerinin ucuyla bakarak dünyanın yitip gitmiş bir geçmişi her an yeniden yaşamaya hazır, garip insanlarla dolu olduğunu düşünmeye devam ediyorlar.1 Vakit akşamüstüne yaklaştığından sıcaklık yaklaşık 27ºC olsa gerek ve ben kim bilir kaçıncı kez burada ne aradığımı soruyorum kendi kendime.
Değişmek mi istiyordum? Sanmam, ama bu yol sonuçta değiştiriyor beni. Gizemleri keşfetmek mi istiyordum? Sanırım, ama bu yol bana ortada gizem falan olmadığını ve –tıpkı Hz. İsa’nın dediği gibi– ortaya çıkarılmayı gerektiren herhangi bir giz olmadığını öğretiyor. Sonuçta, her şey beklediğimin tam tersi bir biçimde gerçekleşiyor.
Yerimizden kalkıp konuşmadan yürümeye başlıyoruz. Ben düşüncelere dalmışım, kararsızlıklarımla baş başayım; öyle sanıyorum ki, Petrus da Milano’daki işini düşünüyor. Onun burada olmasının nedeni, gelenekleri gereği bir tür zorunluluk duyması. Ama o da bu yolun bir an önce bitmesini, sevdiği işe dönebilmeyi umuyor olsa gerek.
Bütün bir akşamüstü hiçbir şey konuşmadan yürüyoruz. Cep telefonları, fakslar, elektronik postalar henüz ortada yok. Zorunlu birlikteliğimizin ortasında yapayalnızız. Santiago de Compostela ileride bir yerlerde; yürümekte olduğumuz yolun beni yalnızca bu kente değil, dünyanın birçok başka kentine de götürmekte olduğu aklıma bile gelmiyor. León Ovası’ndaki şu akşamüstü, ikimiz de nerdeyse on yıl sonra Petrus’un kenti Milano’ya Simyacı adlı bir kitapla varacağımdan habersiziz. Kim bilir kaç kez hayalini kurduğum ve kim bilir kaç kez yadsıdığım yazgıma doğru yol almaktayım. 2001 yılının Haziran ayında bir akşamüstü oturmakta olduğum bu bahçeye doğru yol almaktayım; önümde bir kahve, bir maden suyu ve Elisabetta’nın Hac’ın İtalyanca basımı için benden bir önsöz rica ettiği mektubu.
Yeniden doğuşumun hikâyesinin, Petrus’un doğduğu ülkede yayımlandığını görmek üzere yol almaktayım.

Paulo Coelho
St. Martin, Ocak 2006