Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Metis Yayınları      Sigmund Freud   Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd
 
Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd  
Sigmund Freud
Baskısı yok

Yayinevi/DiziYayinevi: Metis Yayınları
Baskı Tarih: 2001
Sayfa: 120

Bu kitaba oy verin: (9 oy)
Yorum Yaz


Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Metis Yayınları
Baskı Tarih: 2001

Sayfa: 120

Boyut: 13x19,5

Hamur: 2

Etiket: Baskısı yok


Arka Kapak
Freud'un bir arada yayımladığımız bu iki makalesi, düşünsel gelişiminde dönüm noktalarına işaret eden, birbiriyle yakından bağlantılı ve tarihsel önemi olan metinlerdir. Haz İlkesinin Ötesinde, psikanalatik dürtü kuramında bir dönüşüme işaret eder ve insan saldırganlığını, cinsellik kadar önemli bir güdülenme olarak ilk kez psikanalizdeki temel bir farklılaşmanın da eksenini oluşturacaktır: Melanie Klein, Otto Kernberg gibi bu teze katılanlarla Erich Fromm, Heinz Kohut gibi karşı çıkanlar arasında önemli tartışmalar ortaya çıkmıştır. "Ötekini Dinlemek" dizisinde de temel metinlerine yer verdiğimiz bu farklı görüşler, psikanaliz ve psikoterapi uygulamalarında ciddi yol ayrımlarına neden olmuştur. Ben ve İd ise, Yapısal Teori'nin temelinin atıldığı makaledir; Oidipus kompleksinin insan kişiliğini ve nevrotik gelişimini niçin ve nasıl etkilediğinin anlatıldığı en önemli metinlerden biri olma özelliğini de taşır.


Kitabın İçinden
Gerek Haz İlkesinin Ötesinde gerekse Ben ve İd Freud'un düşünsel gelişiminde dönüm noktalarına işaret eden, birbirleriyle yakından bağlantılı ve tarihsel önemi olan metinlerdir. Her iki metinde de psikanaliz kuramının nihai şeklini bulmasına yönelik girişimlerin ilk izlerini buluruz.
Haz İlkesinin Ötesinde bilhassa psikanalitik dürtü kuramında meydana gelen dönüşüme işaret eder ve cinsellik kadar, hatta kökenlerinin dayandığı ilke itibariyle daha gizemli ve derin türoluşsal alanlara uzanan bir insan güdülenmesini psikanalitik incelemenin konusu haline getirir: saldırganlık. Freud bu çalışmasına kadar insan dürtüsel yapılanmasını oluşturan temel güdülenmeleri iki ana grupta inceliyor ve normal veya nevrotik çatışmaların dinamiğinin kökeninde bu dürtüsel yapılanmaları görüyordu. Bu dürtü gruplarını "ben (veya kendini koruma) dürtüleri" ile "cinsel dürtüler" oluştururken, bunlar da sırasıyla bireyin yaşamda kalmasını ve türün devamlılığını sağlıyorlardı. Freud'un bu düşünceleri ana hatlarıyla modern biyolojik yaklaşımlara, evrim teorisinin ortaya çıkardığı yeni bilgi alanlarına, genetik kuramlara, etoloji ve sosyobiyolojinin temel ilkelerine uygundur. Nitekim Freud da ilk dürtü yaklaşımını tamamen terk etmemiş, yalnızca incelemeye aldığı yeni güdülenme; yani saldırganlık bakımından bu ilk yaklaşımını yeniden değerlendirmiştir. İkinci yaklaşımda kendini koruma dürtüleri cinsel dürtüler içinde yorumlanmış ve bir bütün olarak ölüm dürtüleri grubunun karşısına yaşam dürtüleri grubu olarak çıkarılmıştır.
Haz İlkesinin Ötesinde psikanaliz tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturmakla beraber ileri derecede spekülatif yapısı itibariyle günümüze kadar uzanan bir dizi tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bu tartışmalar iki ana alanda incelenebilir. İlk olarak Fromm' dan Kohut'a uzanan bir yelpazede yer alan psikanalistler grubu insan saldırganlığının cinsellik gibi temel bir güdülenme olmadığı; daha çok gelişimin erken evrelerinde maruz kalınan örselenmelere bağlı tepkisel bir özellik arzettiği görüşündedir. Buna karşılık Melanie Klein'dan Kernberg'e uzanan daha ortodoks bir grup analist insan saldırganlığının neredeyse cinsellikten bile daha güçlü bir dürtü olduğunu savunur. Teorik görüşlerdeki bu farklılık, şüphesiz başka farklılıkların da katkısıyla psikanaliz ve psikoterapi uygulamalarında ciddi yol ayrımlarına neden olmuştur. "Ötekini Dinlemek" dizisinde yer verdiklerimiz de dahil pek çok psikanaliz metni bu ve benzeri tartışmaların üründür. Psikanaliz veya psikanalizden kaynaklanan psikoterapi uygulamalarında çeşitli savunmalarla üstü iyice örtülmüş ve kılık değiştirmiş şekillerde de olsa düş kırıkılığına bağlı veya kendine güvenin bir parçası olarak yaptırımcı öfkeden, haset, kıskançlık, rekabet, hınç, intikam duyguları, öç alma, nefret, kendine yönelik şiddet, intihar ve adam öldürme arzuları ve sado-mazoşizme kadar yayılan geniş bir çerçevede ortaya çıkan ve elden geldiğince bütün dinamikleriyle incelenen saldırganlık şu veya bu ölçüde, şu veya bu şekilde hemen hemen bütün insanların sergilediği kimi davranışların temel güdülenmesidir; hiç kimse saldırganlıktan muaf değildir. Analitik pratiğin her gün defalarca ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen tartışmanın sürmesinin nedeni insandaki saldırgan güdülenmelerin mesela cinsellikte olduğu gibi organizmanın temel ve kendiliğinden ortaya çıkan güçlü bir eğilimi mi olduğu yoksa saldırganlığın ortaya çıkmasında çevreye yanıtın mı belirleyici olduğu sorusunun kesin ve ikna edici bir yanıtının verilememiş olmasıdır. Çünkü aşağıda da değineceğimiz nedenlerle insan türünde hangi özelliklerin ne ölçüde genetik olarak önceden belirlendiklerine, hangi özelliklerin çevreyle etkileşim içinde ortaya çıktıklarına yanıt bulmakta çeşitli güçlüklerle karşılaşırız.
Kendi homo sapiens doğamız hakkında karar vermekte güçlük çektiğimize göre diğer memeli türlerin, diğer primatların ve bilhassa DNA yapısı itibariyle bize en yakın yaşayan tür olan şempanzelerin ve nesli tükenmiş homo sapiens dışı diğer insansı türlerin saldırganlığını incelemek fikir verici olabilir. Jeokronolojik olarak miyosen ve pliosen zamanlar arasında fosil kaybı meydana geldiğinden modern şempanze ve homo sapienslerin yaklaşık 5-7 milyon yıl önceki ortak atasına ait bir iz bulamamakla beraber paleoarkeolojik bulgular beyin hacmi australopitesine'lere göre gelişmiş insansı ilk tür olarak karşımıza çıkan homo habilis'in gelişmiş bir toplumsal yaşamı olduğunu, güçlü grup ve kadın-erkek dayanışması sergilediğini göstermektedir. Üstelik bu türün bir buçuk metre civarındaki boyu ve yaptığı aletlerin basitliği güçlü bir avcıdan ziyade marjinal bir leşyiyici olduğunu telkin etmektedir. Buna karşılık çok daha iri yapılı ve güçlü olan, üstelik gelişmiş aletler ve silahlar yapan homo erektus'tan kalan Pekin civarındaki kimi arkeolojik bulgular atalarımızın en azından bu soyunun yamyam olduğunu telkin etmektedir. Muhtemelen homo sapiens' le aynı atadan (arkaik homo sapiens'ten) gelen ve çok yakın bir geçmişe kadar dünyayı paylaştığımız; üstelik pek çok bakımdan bize en yakın tür olan homo neandertalis'in Irak'ta bıraktığı bulgularsa yüksek bir dayanışma, yardımseverlik örneği sergilediklerini göstermektedir. Yaklaşık onikibin yıl önce sona eren son buzul çağından ve izleyen tarım devriminden önceki homo sapienslere ilişkin bulgularda –muhtemelen nüfus kontrolü için bebek katlinden başka– özel ve altı çizilecek bir saldırganlık izi yoktur. Ancak avcı-toplayıcı üretim tarzından tarıma ve yerleşik düzene dayanan üretime geçilmesiyle birlikte tablo değişmiştir. İzleyen birkaç bin yıl içinde büyük bir ivme kazanan süreçte kabileleriyle, şehir devletleriyle giderek devletleri, imparatorlukları, savaşlarıyla bildiğimiz ve hâlâ içinde yaşadığımız "uygar" tarih başlamıştır. DNA yapısı itibariyle goril ve orangotanlardan çok bize yakın olan şempanzeler de (mesela orangotanlara oranla) saldırgan bir tür değildir. Memeli türlerinin ve hatta pek çok canlı türünün etolojik incelemesi de saldırganlığın geniş ölçüde çevre koşullarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Mesela bazı balık türlerinde gözlenen saldırgan davranışlar, hayvanın o anda içinde bulunduğu suyun derinliğiyle ters orantılı olarak artar. Değişik kültürlerde yapılan antropolojik çalışmalar da insan türü için çevre koşullarının önemli bir belirleyici faktör olduğunu telkin etmektedir. Kısaca özetlemeye çalıştığım bu ve benzeri bulgular saldırganlığın insanın doğasında güçlü bir eğilim olarak varolsa bile geniş ölçüde çevre koşullarıyla belirlendiğini göstermektedir kanısındayım.
Haz İlkesinin Ötesinde'nin tartışmalı tezlerinden biri de saldırganlığın, ölüm dürtüsünün başlangıçta bireyin kendisine yönelik olduğu, ancak sonradan ve Klein'ın iyice vurguladığı gibi savunmaya yönelik olarak dışarıya (başka insana) çevrildiği şeklinde özetlenebilir. Kısa bir anlatımla mazoşizm birincildir; ancak sonradan dışa çevrilerek sadizm halini alır. Freud, insanda tespit ettiği bu güçlü ölümsever özelliği haz ilkesinden daha köklü ve gizemli, güçlü bir eğilime bağlar; canlılığın temelinde cansız maddeye dönmek için güçlü bir yönelim vardır. Freud'a göre canlılığa ilişkin bilgilerin çok daha ulaşılabilir olduğu günümüzde bu spekülasyonların ilginç bir haklılık payı olduğunu kabul edebiliriz; gerçekten de canlı bir organizmayı oluşturan moleküllerin fiziksel eğilimi termodinamiğin ikinci yasası gereği entropinin artması, dolayısıyla canlılığı oluşturan mükemmel örgütlenmenin (düzenliliğin) bozulması yönündedir. Canlılık ise genetik program gereği entropinin (dolayısıyla düzensizliğin) artmasına karşı direnen fiziksel bir sistemdir. Demek ki biraz zorlamayla da olsa Freud'un seksen yıl kadar önce canlılıkla ilgili olarak ileri sürdüğü gizemli spekülasyonların ilginç sezgileri dile getirdiğini düşünebiliriz. Bununla beraber yaklaşık üç buçuk milyar yıl önceki kambriyen dönem öncesi zamanlara kadar uzanan canlılığın temelindeki ikircikli fiziksel "çatışma"dan insandaki ölüm ve yaşam dürtülerini nasıl türetebileceğimizi, aradaki evrimsel halkaları nasıl birbirine ekleyebileceğimizi düşünmekte güçlük çekiyoruz.
Eğer Freud'cu spekülasyonu sürdürmeye karar verirsek birinci planda biyolojik evrimde prokaryotik hücre yapısından ökaryotik hücreye geçişle birlikte giderek ivme kazanan evrimsel bir süreci göz önüne almak gerekir. Bu süreçte, bir başka canlı hücrenin içerdiği ve güneşten gelen fotonlarla çarpışarak enerji değeri yükselmiş elektronlarını ele geçirme mücadelesi ön plana çıkmaya başlar. Bu mücadeleyi "yeme" metaforuyla düşünürsek, psikanalizin öne sürdüğü gibi temel saldırganlığın en azından metaforik anlamda oral kökenli olduğunu öne sürebiliriz; bu saldırganlık canlı örgütlenmeyi, içerdiği yüksek enerjili elektronları elde etmek için cansız bileşenlerine parçalama (öldürme) hedefine yöneliktir. Bu evrimsel adımı, açıklamaya çalıştığımız insan dürtüsel yapılanmasına önemli bir kanıt olarak kabul ettiğimiz takdirde, kambriyen dönemlerde iyice belirginleşen sözkonusu bu biyokimyadan bir adım önceye giderek ilkel fotosentez ve hatta kloroplast çevrimlerinin içerdiği biyokimyanın "kendi beslek" tabiatını göz önüne alabiliriz. Bu ilksel biyolojik durumları da saldırganlığın, Freud'un önerdiği şekliyle organizmanın kendine yönelik bir eğilimi gibi okuyabiliriz. Yüksek enerji tasaruffu sağlayan "sitrik asit çevriminden" daha ilkel olan bu tipte ilksel biyokimya örneklerine modern organizmalarda ve bu arada insanda da rastlanır (mesela pirüvat çevrimi yolu). Fakat eğer evrimsel biyokimyaya dayanan bu saptamalarımızla doğru bir yola girmişsek, ölüm dürtülerini Freud'un tersine ayrı bir bütünlük olarak değil, yaşam dürtüleri çerçevesinde ele almamız gerekir; çünkü ölüm dürtülerinin başlıca dayanağı olan saldırganlık bir kendini koruma dürtüsü olan "yeme"nin türevidir. İlk bakışta sağduyuya da uygun olan bu yaklaşım çerçevesinde Freud'un ilk dürtü kuramı saldırganlığı da içine alacak şekilde genişletilerek korunmuş olur. Kendini koruma dürtülerinin de çevre koşullarıyla yakın bağlarının olması yukarda başka bir kanaldan ulaştığımız neticelerle uyum gösterir; insan kendi olarak saldırgan bir canlı değildir. Demek ki homo sapiens evriminde avcı-toplayıcı üretim tarzından tarıma geçme ve toprağı koruma zorunluluğuyla birlikte saldırganlığın artmasının da gösterdiği gibi insanlar arasındaki saldırganlığın kökeninde nimetlerin bölüşümü savaşı yatar ve bu nimetlerin büyük bir bölümü de hâlâ kambriyen dönem öncesi zamanlardaki tekhücreliler için olduğu gibi yüksek enerji değerli elektronlardan ve DNA molekülünün içerdiği programın sürekliliğini korumadan ibarettir. Bu son durumda psikanalitik teori bağlamında oral saldırganlığa genital saldırganlığı da ilave ederiz. Sonuç itibariyle bu zaviyeden değerlendirildiğinde gezegenimiz üzerinde "büyük ve muazzam" insan kültürlerine ulaşan canlılık örgütlenmesinin üç buçuk milyar yılda katettiği mesafe sadece bir arpa boyu kadar bir ilerleme gibi görünür. Bu bağlamda insan saldırganlığını özerk bir dürtü olarak değil, kaçınılmaz oral ve genital rekabetin bir parçası olarak; dolayısıyla dürtüsel değil tepkisel mahiyette değerlendirme eğiliminde olduğumu ayrıca belirtmeme gerek yoktur.
Başlıbaşına saldırganlığı psikanalizin inceleme alanına alması itibariyle bir dönüm noktası olan Haz İlkesinin Ötesinde bir başka açıdan da hâlâ güncelliğini korumaktadır; yineleme zorlantısı. Gerçekten de günlük uygulamamız nevrotik ıstırabın en önemli bileşenlerinden birinin bu zorlantı olduğunu göstermektedir. İnsan bilerek veya tamamen bilinçdışı mekanizmalarla yaşamı boyunca niçin simgesel anlamda aynı örselenmeyi tekrar tekrar yaşamaya yönelir? Freud hem bu soruyu formüle ederken hem de bu soruya verdiği yanıtla izlememiz ve geliştirmemiz gereken yol konusunda bir kez daha öncülük etmiştir; analitik psikoterapi deneyimi gösteriyor ki yineleme zorlantısı hem nevrotik ıstırabın temelinde yer alır ve muhtemelen aktarımı güdüleyen faktörlerden biri, belki de en önemlisidir hem de saldırganlıkla yakından bağlantılıdır. Bu bağlamda analisitin veya analitik yönelimli terapistin, öznenin kendini tekrar aynı kökensel örselenmenin ve hüsranın simgesel ve dolayısıyla duygusal eşdeğerine doğru bilinçdışı yollarla nasıl yönelttiğini, farkında olmadan tüm dekor, kostüm ve senaryosuyla hemen hemen aynı oyunu nasıl sahneye koyduğunu; bu yeniden sahnelemede saldırganlığın rolünü incelemesi analitik vazifenin önemli, belki de en önemli bileşenidir.

İçindekiler Label
Haz İlkesinin Ötesi ve Oidipus Kompleksi, Saffet Murat Tura
Haz İlkesinin Ötesinde
Ben ve İd
Kaynakça