|
Önsöz
İlerki sayfalarda 1993 yılının Nisan ayında İzmir'de yaptığım konuşmanın metnini bulacaksınız. Bu konuşmadaki sözleri ardarda sıraladığım esnada henüz ne uçaklar New York kulelerine çarpmış, ne de Afganistan ve Irak işgale uğramıştı. Siyasî gelişmelerin anlamlandırılışı bugün olduğundan çok farklıydı. [1] Her farklı yönelim kendine elverişli bir zemin arar haldeydi. Çok şey çok kısa zamanda değişti. İktidar, 'imperium' dayattı ve her istediğini elde etti. Bugün artık, XXI. yüzyılın gerekleriyle hemhal olmak çoğunluk tarafından olağan karşılanıyor. Öyleyse, on üç yıl önce, geçen yüzyılda yapılmış bir konuşmayı hatırlayıp hatırlatmanın ne yararı var? Müflis tâcir eski defterleri karıştırırmış. Durumun arz ettiği manzara böyle ise, yandım demektir. Eski defterleri ne kadar karıştırırsam karıştırayım, eğer iflasa uğramışlığım bir vakıa ise, ne bana, ne de bu satırları okuyana geçmişte anlatılan hikâyelerin yardımı dokunabilir. Bakalım, kazın ayağı öyle mi? Eski defterlerdeki yazılar neler söylüyor? Ben mi iflas ettim; yoksa defteri birilerinin iflas edeceğine dair işaretlerle mi doldurdum? Fala baktıysam ve baktığım fal aynen çıktıysa bunun da sadra şifa olmayacağını gayet iyi biliyorum. Müflis tâcir değilim, cinci hoca değilim... Geriye ne kaldı? "Konuşan Katır". Ben bir konuşan katır mıyım?
Ben uğradığı iflasın acısıyla kavrulan tâcirlerden biri değilim. Yetişme çağlarım kadîm Greklerin ve Romalıların ticareti hor görmelerinde hep imrenilecek, özenilecek bir taraf bulmakla geçti. Ne zaman ki, dikkatim ataların atası Yunus Emre'nin "Bezirgânım, metaım çok/ Alana satmaya geldim" beytine odaklandı, işte o zaman ticarete bakış açım değişti. Yunus Emre'nin anladığı ve bana anlattığı bezirgânlık, neyi olursa olsun, kime olursa olsun satmak değildi. Müşteriyi bulmak zahmete katlanmayı gerektiriyordu ve meta ile müşterinin buluşması katlanılan zahmete değerdi. Ticaret kıymetin takdir edilmesi bağlamında yüce bir eylemdi ve bunu bilmiş olmakla ticaretin başka türlüsünü kınama mazeretine sahiptik. İşbu başkalıkla malûl, zelil ticaretle benim bir bağım yok; müflis bir tâcir olmaktan kurtaran bağımsızlıkla yaşamam ferahlatıyor beni. 1993'de "medeniyetler çatışması" konulu bir konuşma yapmam, ne kendi siyasî ikbalime, ne de siyasî güç odaklarından birinin işini kolaylaştırmaya müteveccihti. Eğer bir siyasî mevkii ele geçirmek uğruna fikir serdedenlerden olsaydım on üç yıl önce söylediklerim bunlardır diyerek eski defterleri karıştırışımı müflis tâcirin tutumuyla benzeştirebilirdiniz. Ben bir mansıp kapmak için veya bir servete göz diktiğim için insanları sevke gayret etmiş olacaktım ve çabalarım boşa çıkmış olacaktı.
Memleket sathında iflas vak'a-i âdiyyedendir ve II. Osman saltanatından (1618) itibaren Türkiye böylesi "tüccar" taifesinin pazarıdır. Türkiye'nin düşmanları programlarını ilan ederler. Şâyia yayılır yayılmaz programın maddelerini ticaret konusu yapmaya hevesli "yerli" zevat zuhur ediverir. 27 Mayıs 1960 ihtilalinde 16 yaşındaydım. Demek ki benim hayatım bu kabil insanlara karşı savaşmakla geçti dersem, yalan olmaz. Karşıma rengârenk, binbir vesileyle çıkan böylesi insanlar, kamu nazarına komünistmiş gibi, Müslüman'mış gibi, Türkçüymüş gibi yansıyorlardı. Halbuki hiçbirinin elinden Türkiye düşmanlarının ajanı olmaktan öteye varabilecek bir iş gelemezdi. Benim işimin onlarınkinden ne bakımdan fark arz ettiği eserimde görülebilir. Onlar gibi, destek bulduğum takdirde Türkiye aleyhine bir programın uygulamasını hayata geçirmeye talip olanlardan biri olaydım, karşılanmamış talebimden dolayı bana müflis tâcir diyebilirdiniz. Halbuki ben, kalın Türk'üm.
Ben cinci hoca değilim. Erkenden ve sarahaten gördüm ki, bunu olmak başka herhangi birşey olmaktan çok daha kolay. İçlerinde kandırmacanın sığınılacak yegâne insanlık alanı olduğu duygusuyla yaşayan milyarlarca çaresiz insan kanmaya, kandırılmaya can atıyor. Ömrüm boyunca bir kişiyle karşılaşmadım ki kendisine sunulan teselliyi reddetmiş ve çare peşinde koşmaktan yorulmamış olsun. İnsanlığın belini 'médiocrité' büküyor. Herkes gündelik ilişkilerin yalanın ortaya çıkmamasıyla yürüyeceğini baştan kabullenmiştir. Dayanaksız uzlaşmalarla yaşamanın kolaylığıyla mest olmayan yok. Alkış almak, birdenbire kendi başına bir hedef oluveriyor. Çevremi gözlemledim. Komünist kıyafetiyle de, Müslüman kıyafetiyle de, Türkçü kıyafetiyle de cinci hoca mevkiini işgal etmeyi başarmanın birçok taktiğine vâkıfım. Cinci hoca olmak için, önce ciğeri beş para etmez birinin emrine gireceksiniz. Sonra sık sık iç geçirecek, anlaşılmaz şeyler mırıldanacak ve ahlayıp puflayacaksınız. Nihayet, size kim fal baktırdıysa, siz de ondan birşey koparacaksınız. Bütün bu süreci küçültücü sayarak kalın Türk olmam, benim cinci hoca mevkiine geçmeme mani olmuştur.
Elinden iş gelip de üzerinde toplum baskısı denilen şeyi hissetmeyen ve bu baskıyı bir biçimde etkisiz kılma çabası göstermeyen insan yok gibidir. Bir toplum baskısı, yani bir "ortalamaya rıza" dayatması her alanda kendini gösterir. İrili ufaklı cinci hocaların tümü "onlar beni aldatacağına, ben onları aldatayım" mantığını yürütür. Bu mantıkla hareket ettikleri için de geçerli mantığın eyyamcılık gibi belirmesine hizmette kusur etmemiş olurlar. Kalın Türk olarak benim dert saydığım, yükünü çektiğim şey, üzerimdeki toplum baskısını hafifletmeye, aldatmacanın belasını savmaya mâtuf değildir. Tıpkı şarap gibi aldanmanın ve aldatmacanın bir iyi, bir de kötü tarafından bahsetmek mümkündür. Bana aldatmanın gizliliği dert olmuştur. Sahiciliğe kavuşmak, mümkünse birini daha sahicilikle buluşturmak için çırpındım. Çırpındıkça çevikleştim ve kalınlaştım.
Müflis tâcir değilim, cinci hoca değilim... Geriye ne kaldı? "Konuşan Katır". Ben bir konuşan katır mıyım? "Francis, Konuşan Katır" benim çocukluğumun, yani ellili yılların en meşhur mizah karakteriydi; resimli romanları, filmleri vardı. Konuşan ve aklı sahibinden daha çok şeye eren bir katır. Ne kadar inatçı olursa olsun, ağzına gem vurulmuş, gerektiğinde sırtına yük sarılan, ezik ve ezikliği kabullenmiş bir vicdan. Manipülasyona konu edilen vasıfları ne olursa olsun yine de bir vicdan. Bakın çevrenizdeki insanlara; hangisine bir vicdan olma niteliği yakıştırırsanız, katırlığa itiraz etmeyeceklerdir. Bana, konuşma nimetiyle taltif edilmiş bile olsa, katırlık dolmasını yutturmaya kalkışmayın: Nasıl müflis tâcir, cinci hoca değilsem, konuşan katır da değilim. Bilakis, insanların katırlaşmasına karşı durabilmek için elinden ne geliyorsa yapmaktan çekinmeyen biriyim.
Katırlık bahsini hafife almayalım. Gergedanlaşmaya benzemeyen bir olgudur bu. Katırlaşmaya uğrama belası gelişmenin önünü tıkar. Silsile itibariyle düşük olanın yüksek dereceli bir silsileden geleni döllemesinden yarar umduğumuz zaman ortalığı katırlaşma kaplayacaktır. Katır, ucuz olanın pahalı olanı kendine râm etmesiyle husule gelen bir üründür; ama kendisinden bir ürün sağlayamazsınız. Katır ne dölleyebilir, ne döllenebilir. Benim on üç sene önce söylediklerim herhangi bir katırın söylemeyi seçeceği şeyler değildi. Bu şeyler yeniden seslendirildiği zaman işitilebilecek özellikte olduğunu belli ediyor, giderek bir anlamı tamamlamak üzere gündem oluşturmaya yatkınlıkları da var.
Ses var; ama kulak nerede? Bir gündemi olmasını arzulayan kim? Türkiye olarak adlandırılan ülke Türkiyeliğinde ısrarlı mı? Bu sorular bizi acilen millet meselesine götürür. Oysa Türkiye'de "millet" tarifi yapılmamış, çerçeveden mahrum bırakılmış, muhteviyatı kasıtlı bir biçimde çapraşıklaştırılmış bir meseledir. Millet dolayısıyla bir mesele karşısında olduğumuzu biliyoruz; ama karşımızdaki meselenin ne olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, yerkürenin hangi siyasî şekle bürüneceği bahsini tertip edenlerin, aynı zamanda Türkiye'de yaşayanların ne şekilde davranacaklarına da etkili olduklarıdır. Yerkürenin bir sistem tarafından kuşatıldığını inkâr edemeyiz. Sermayenin göz açtırmaz hegemonyasını tesiste muvaffak olmasıyla yürürlükte kalan bu dünya sistemi, Türkiye'de yaşayan insanları müteaddit aşamalarda emri altına almıştır. Hayatiyeti sistemin emrinde olmakla sağlamayı gözetenler varsa, "millet" olmak onların mezarını kazacaktır. Millet olmaktan hayatiyet devşirenler çarkları kendi lehlerine çevirmeye güç yetirebilir. Sistemin işleyişinden yarar sağlayan toplumlar "millet" olma başarısına ermiş toplumlardır. Hiçbir milletin gökten zembille inmediğini, her toplum için geçerli olan bir millet olma süreci geçirildiğini hesaba katmak kaçınılmazdır. Dünya sisteminin gündemindeki Türkiye ile kendi gündemini oluşturmuş bir Türkiye, aynı şey değil. Birincisi için millete ihtiyaç yok, ikincisini ise sadece millet var edebilir. [2] Millet meselesine eğilmek, gözü kapalı sistem karşıtlığı yapılamayacağı gerçeğini yakalamanın ön şartıdır. Sistem karşıtlığı ifadesine başvurmak bir başka boyuttan haberdar olmak, belki de bir başka boyuta kavuşmak demektir.
O boyut olmadan kalınlık da olmuyor.
|