|
|
|
|
|
|
 
 
Konular:
Felsefe ve Düşünce - İlkçağ Felsefeleri
Felsefe ve Düşünce - Genel ve Referans
Kişiler ve Yayınevi:
İdea Yayınevi (61)
Aziz Yardımlı (Çeviri) (48)
Frederick Copleston (Yazar) (18)
 
Kitap - Ön-Sokratikler ve Sokrates
Kitap - Tarih Felsefesi
Kitap - Törebilim (Etika, Ethica)
Kitap - Siyaset Felsefesi Sözlüğü
Kitap - Toplum Sözleşmesi
Kitap - Felsefenin İlkeleri
Kitap - Descartes
Kitap - Metot Üzerine Konuşma
Kitap - Cogito Sayı: 10
Kitap - Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi
Kitap - Rousseau / Düşüncenin Ustaları
 



 
Ön-Sokratikler ve Sokrates

Ön-Sokratikler ve Sokrates

FELSEFE TARİHİ YUNANİSTAN VE ROMA FELSEFESİ CİLT 1 BÖLÜM 1a

Frederick Copleston


İdea Yayınevi / Felsefe Tarihi Dizisi


tükendi


Felsefenin doğal itkisi Meraktır—ve bu olağanüstü duygu anlıksal özgürlüğün en arısının eşliğinde olduğu zaman, düşünce hiçbir dışsal kaygı ile güdülmeksizin kendini özgür devimine bırakabildiği zaman doğallıkla kurgul olacak, bilmenin güvenliğini ve pekinliğini bu en akışkan, en saydam ortamda üretmeyi başarabildiği zaman felsefe olarak bilinen o eşsiz ussal etkinlik başlayacaktır. Bu yüzden denebilir ki felsefenin biricik tarihsel öngereği düşünceye koşulsuz Özgürlük şansını verecek olan ortamdır, ve bu ortam ne yerdeki ne de gökteki despotizmi hiçbir zaman tanımamış, hiçbir zaman saymamış olan İyonya’dır. Böylece ilk antik düşünürler gerçeği hiçbirşey karşısında ikincil ya da güdümlü görmemişler, eksiksiz bir düşünsel yüreklilikle dünyalarını kendi uslarında anlamaya çalışmışlardır—doğal gözlemin ve tarihsel sürecin sınırları içersinde. Doğuş, özellikle felsefeninki ise, olgunlaşmak için henüz uzun bir yolun aşılması gerektiğini imler. Kendiliğindendir, verili bir gizilliğin kendini açındırmasıdır—ve felsefe durumunda bu gelişim kavramın imgelerle örtülü devimidir (Su, Toprak, Hava, Ateş—ama düşünsel birer ilke, birer idea olarak, yoksa metafiziğin yerine en iyisinden fiziğin başlangıcı söz konusu olurdu) ve henüz özbilinç eksiktir—bu yüzden İyonya Evrenbilimi.
Genç felsefe daha sonra kavramsal devimdeki şu ya da bu boyutun öne çıkmasıyla, ve her zaman bu öğede taşkınlığa varan bir vurguyla gelişimini sergiledi, kendini kendi içinden yıkarak ve dönüştürüp yeniden üreterek kurgul açınımını sürdürdü. Ve Anaxagoras Evrenin özü olarak Nousu ileri sürdüğü zaman, felsefe şeylerin gerçeğini düşüncede saptama etkinliği olarak kendinin bilincini kavradı.

Varlığın gerçeğini doğada aradılar. Ama burada Us kendini tüketemez—doğal bilgelikten tinsel bilgeliğe yükselmenin zorunluğu. Sokrates İyi ve Doğru olarak Gerçekliği insanın törel doğasında aradı, Atina duyuncunu, yürürlükteki törelliği bir ironi konusu yaptı. Ayrım öldürücüydü.

Felsefenin doğuşu ona eşlik eden inanılmaz düşlem gücüne, gün ışığına ilk çıkışın güçsüzlüğüne karşın görkemlidir, çünkü salt kendi içinden doğmuş olmanın coşkusu, salt kendi öz açınımını şekillendirmenin güzelliği olarak, varoluşunun öğesini bulduğu yer özgürlüğün tözüdür—arı düşünce.


İçindekiler
ANABÖLÜM BİR
ÖN-SOKRATİK FELSEFE
BİR: BATI DÜŞÜNCESİNİN BEŞİĞİ: İYONYA
İKİ: ÖNCÜLER: ERKEN İYONYA FELSEFECİLERİ
1. Thales
2. Anaximander
3. Anaximenes
ÜÇ: PİSAGORCU TOPLUM
DÖRT: HERAKLEİTOS'UN SÖZÜ
BEŞ: PARMENİDES'İN VE MELİSSOS'UN "BİR"İ
ALTI: ZENON'UN EYTİŞİMİ
1. Pisagorcu Çoğulculuğa Karşı Tanıtlar
2. Pisagorcu Uzay Öğretisine Karşı Uslamlamalar
3. Devimi İlgilendiren Uslamlamalar
4. Ön-Sokratik Yunan Felsefesindeki 'Kamutanrıcılık' Üzerine Not
YEDİ: AKRAGASLI EMPEDOKLES
SEKİZ: ANAKSAGORAS'IN İLERLEMESİ
DOKUZ: ATOMCULAR
PLATON'UN ETKİSİ
ON: ÖN-SOKRATİK FELSEFE

ANABÖLÜM İKİ
SOKRATİK DÖNEM
ONBİR: SOFİSTLER
ONİKİ: KİMİ BİREYSEL SOFİSTLER
1. Protagoras
2. Prodikus
3. Hippias
4. Gorgias
5. Sofizm
ONÜÇ: SOKRATES
1. Sokrates'in Yaşamının Erken Dönemi
2. Sokrates Sorunu
3. Sokrates'in Felsefi Etkinliği
4. Sokrates'in Yargılanması ve Ölümü
ONDÖRT: KÜÇÜK SOKRATİK OKULLAR
1. Megara Okulu
2. Elis-Eretria Okulu
3. Erken Kinik Okul
4. Kirenaik Okul
ONBEŞ: ABDERALI DEMOKRİTUS

BU BÖLÜMDE KULLANILAN KISALTMALAR
KISA BİR KAYNAKÇA
NOTLAR
SÖZLÜK
DİZİN


Parça
ANABÖLÜM BİR
ÖN-SOKRATİK FELSEFE

BÖLÜM BİR
BATI DÜŞÜNCESİNİN BEŞİĞİ:
İYONYA

YUNAN FELSEFESİNİN doğuş yeri Küçük Asya’nın kıyılarıydı ve erken Yunan felsefecileri İyonyalılar idiler. Yunanistan’ın kendisi İÖ 11. yüzyılda eski Ege ekinini çökertmiş olan Dor akınlarının sonucunda göreli bir kaos ve barbarlık durumuna düşmüşken, İyonya eski uygarlığın tinini koruyordu.1 Ve Homer şiirleri yeni Aka aristokrasisinin koruyuculuğundan yararlanmış olsalar bile, Homer’in ait olduğu yer İyonya dünyasıydı. Homer şiirleri hiç kuşkusuz Yunan dünya görüşünün ve yaşam yolunun belli evrelerini açığa sermeleriyle büyük değer taşırlar ve gelecek dönemlerin Yunanlıları üzerindeki eğitsel etkileri küçümsenmemelidir. Ama felsefi birer çalışma olarak adlandırılmaları gerçekten olanaksızdır, çünkü şiirlerde yer alan yalıtılmış felsefi düşünceler dizgeselleştirilmiş olmaktan çok uzaktır, ve bu bakımdan Yunan anakarasının epik yazarı olan ve yapıtlarında kötümser bir tarih görüşünü, hayvanlar dünyasında yasanın hüküm sürmesi üzerine kanısını ve insanlar arasında türe için törel tutkusunu dile getiren Hesiod’un şiirlerinin de oldukça gerisinde kalırlar. Ama gene de Yunanistan’ın en büyük ozanının ve dizgesel felsefenin ilk başlangıçlarının ikisinin de İyonya’ya ait olmaları anlamlıdır. Ama İyonya dehasının bu iki büyük ürünü, Homer’in şiirleri ve İyonya evrenbilimi, birbirlerini doğrudan izlemediler; en azından, Homer şiirlerinin yazarına, yazılışına ve tarih ya da tarihlerine ilişkin hangi görüş savunulursa savunulsun, yeterince açıktır ki bu şiirlerde yansıtılan toplum İyonya evrenbiliminin geliştiği dönemin toplumu değildi ve daha ilkel bir evreye aitti. Yine, ‘‘iki’’ büyük epik şairden sonuncusu olan Hesiod tarafından betimlenen toplum Yunan Polisinin toplumundan çok ayrıdır, çünkü ikisi arasında soylu aristokrasi erkinin çöküşü yer almıştır——bir çöküş ki Yunan anakarasında kent yaşamının özgür gelişimini olanaklı kıldı. Ne İliad’da betimlenen kahramanca yaşam, ne de Hesiod’un şiirlerinde betimlenen toprak soyluluğunun egemenliği Yunan felsefesinin gelişmiş olduğu ortam idiler: tersine, erken Yunan felsefesi, doğal olarak bireylerin çalışması olmasına karşın, aynı zamanda Kent’in de ürünüydü ve belli bir düzeye dek yasanın egemenliğini ve Ön-Sokratiklerin evrenbilimlerinde dizgesel olarak bütün bir evrene genişletmiş oldukları yasa anlayışını yansıtıyordu. Böylece bir anlamda Homer’in tanrıları ve insanları yöneten bir enson yasa ya da yazgı ya da istenç anlayışı, Hesiod’un dünya tablosu ve ahlaksal istemleri ile erken İyonya evrenbilimi arasında belli bir süreklilik vardır. Toplumsal yaşam yerleşiklik kazandığı zaman insanlar ussal düşünmeye dönebildiler, ve felsefenin çocukluk döneminde ilgilerini bütünüyle yöneltmiş oldukları şey ilkin bir bütün olarak Doğa oldu. Ruhbilimsel bakış açısından beklenebilecek tek şey budur.

Böylece, gerçi Yunan felsefesinin uygarlıkları geriye Yunanistanın tarih-öncesi dönemlerine dek giden bir ulus arasında doğmuş olduğu yadsınamaz olsa da, erken Yunan felsefesi dediğimiz şeye yalnızca daha sonraki Yunan felsefesi ve anakaradaki Yunan düşünce ve ekininin çiçeklenmesiyle ilişki içinde ‘‘erken’’ denebilir; Yunan gelişiminin önceki yüzyılları ile ilişkisi içinde buna dahaçok olgun bir uygarlığın meyvası olarak bakılabilir ve bir yandan İyonya’nın büyüklük döneminin kapanışını belirtirken öte yandan Helenik ekinin, özellikle Atina ekininin görkemini müjdeliyordu.2

Erken Yunan felsefi düşüncesini eski İyonya uygarlığının en büyük ürünü olarak sunmuştuk; ama anımsanmalıdır ki İyonya Batı ve Doğunun bir bakıma buluşma yerini oluşturur, öyle ki Yunan felsefesinin Doğunun etkileriyle doğmuş, örneğin Babil’den ya da Mısır’dan ödünç alınmış olup olmadığı sorusu doğabilir. Bu görüş öne sürülmüş, ama terkedilmesi gerekmiştir.* Yunan felsefecileri ve yazarları bu konuda hiçbirşey bilmezler—üstelik Yunan din ve uygarlığının Mısır kökenleri konusundaki gözde kuramını işletmeyi çok seven Herodotus bile. Doğu-kökeni kuramı başlıca İskenderiyeli yazarlara bağlıdır ve bu görüşü benimseyen Hıristiyan savunmacılar tarafından üstlenilmiştir. Örneğin, Helenistik zamanların Mısırlıları mitlerini Yunan felsefesinin düşüncelerine göre yorumladılar, ve sonra mitlerinin Yunan felsefesinin kökeni olduğunu ileri sürdüler. Ama bu yalnızca İskenderiyeliler payına bir alegorikleştirme örneğidir ve Platon’un bilgeliğini Eski Ahit’ten türetmiş olduğu yolundaki Yahudi düşüncesinden daha nesnel bir değeri yoktur. Hiç kuşkusuz, Mısır düşüncesinin Yunanlılara nasıl iletilmiş olabileceğini açıklamada güçlükler olacaktır (tecimciler felsefi düşünceler iletmelerini bekleyeceğimiz türde insanlar değildirler), ama, Burnet tarafından belirtildiği gibi, ilkin söz konusu ulusun gerçekte bir felsefe yaratmış olup olmadığı araştırılmadıkça, şu ya da bu Doğu halkının felsefi düşüncelerinin Yunanlılara iletilebilmiş olup olmadığını incelemek gerçekte boşuna zaman yitirmektir.3 Mısırlıların iletecek bir felsefelerinin olduğu hiçbir zaman gösterilmiş değildir, ve Yunan felsefesinin Hindistan’dan ya da Çin’den geldiğini düşünmek söz konusu olamaz.4

Ama irdelenmesi gereken daha öte bir nokta vardır. Yunan felsefesi matematiğe çok yakından bağlıydı, ve ileri sürülmüştür ki Yunanlılar matematiklerini Mısır’dan ve Gökbilimlerini Babil’den türetmişlerdir. Hiç kuşkusuz, Yunan matematiğinin Mısır’dan ve gökbiliminin Babil’den etkilenmiş olması bir olasılıktan daha çoğudur: gerçekten de, Yunan bilimi ve felsefesi Doğu ile karşılıklı alış verişin en çok beklenebilecek olduğu bölgede gelişmeye başladı. Ama bu Yunan bilimsel matematiğinin Mısır’dan ya da gökbiliminin Babil’den türediğini söylemekle aynı şey değildir. Ayrıntılı tartışmaları bir yana bırakırsak, Mısır matematiğinin kılgısal bir sonuç elde etmek için görgül, kaba ve hazır yöntemlerden oluşmuş olduğunu belirtmek yeterli olacaktır. Böylece Mısır geometrisi büyük ölçüde Nil nehrinin taşmasından sonra tarlaların sınırlarını yeniden belirlemede kullanılan kılgısal yöntemlerden oluşuyordu. Bilimsel geometri onlar tarafından değil, ama Yunanlılar tarafından geliştirildi. Benzer olarak, Babil gökbilimi bilicilik amacıyla yürütülüyordu ve herşeyden önce astroloji ya da yıldız falcılığı idi; ama Yunanlılar arasında bilimsel bir uğraş oldu. Böylece, Mısırlıların kılgısal bahçıvan-matematiğinin ve Babil yıldız falcılarının gökbilimsel gözlemlerinin Yunanlıları etkilediğini ve onlara ön gereçler sağladığını kabul etsek bile, bu durum ne olursa olsun Yunan dehasının özgünlüğünden hiçbirşey eksiltmeyecektir. Bilim ve Düşünce, yalnızca kılgısal hesaplamalardan ve astrolojinin bilgeliğinden ayrı olarak, Yunan dehasının sonucuydular ve ne Mısırlılardan ne de Babillilerden kaynaklandılar.**

Yunanlılar o zaman Avrupa’nın tartışmasız özgün düşünürleri ve bilimcileri olarak dururlar.5 İlkin onlar bilgiyi kendi uğruna araştırdılar, ve bilgiyi bilimsel, özgür ve önyargısız bir tinde izlediler. Dahası, Yunan dininin ırasından ötürü, bir dinadamları sınıfından özgürdüler—bir sınıf ki, sıkı sıkıya sarıldığı ve yalnızca az sayıda insana bildirilen kendine özgü güçlü gelenekleri ve usa dayanmayan öğretileri ile özgür bilimin gelişmesini engelleyebilirdi. Hegel kendi felsefe tarihinde Hint dini ile özdeş olması zemininde Hint felsefesine çok kısaca değinip geçer. Bir yandan felsefi kavramların bulunduğunu kabul ederken, bunların düşünce biçimini almadıklarını ama şiirsel ve simgesel biçimler altında anlatıldıklarını ileri sürer; ve bilgiyi kendi uğruna aramak yerine, din gibi, kılgısal amaç olarak insanı yaşamın yanılsamalarından ve mutsuzluğundan kurtarmayı alırlar. Hint felsefesi hiç kuşkusuz Hegel’in zamanından bu yana Batı dünyasına arı felsefi yanlarında çok daha açık olarak sunulmuştur. Ve Hegel’in Hint felsefesi üzerine görüşü ile anlaşmayı kabul etmeksizin, onunla Yunan felsefesinin daha başından özgür bilim tini içinde izlenmiş düşünce olduğu konusunda anlaşmak olanaklıdır. Yunan felsefesi kimilerinde hem inanç hem de davranış düzlemlerinde dinin yerini alma eğiliminde olmuş olabilir; gene de bunun nedeni Yunan felsefesindeki herhangi bir mitolojik ya da gizemsel ıra olmaktan çok Yunan dininin yetersizliği olmuştur. (Hiç kuşkusuz burada ‘‘Mit’’in Yunan düşüncesindeki yerini ve işlevini önemsizleştirme gibi bir amaç söz konusu değildir, ne de örneğin Plotinus durumunda olduğu gibi felsefenin belli zamanlarda dine geçme eğilimi küçümsenir. Gerçekten de, mit söz konusu olduğu sürece, ‘‘Yunan fizikçilerinin erken evrenbilimlerinde mitsel ve ussal öğeler henüz bölünmemiş bir birlik içersinde içiçe geçiyorlardı.’’ Bkz. Profesör Werner Jaeger, Aristotle, Fundamentals of the History of His Development, s. 377.)

Profesör Zeller Yunanlıların çevrelerindeki dünyaya bakmadaki yansızlıklarını vurgular—bir yansızlık ki, olgusallığı anlayışları ve soyutlama güçleriyle birleştiğinde, ‘‘onlara çok erken bir tarihte dinsel düşüncelerini gerçek doğalarında olduğu gibi, e.d. sanatsal bir imgelemin yaratıları olarak tanıma yeteneğini verdi.’’6 (Bu hiç kuşkusuz bütününde Yunan halkı için, felsefeci-olmayan çoğunluk için geçerli değildir.) Bilge İnsanların geleneksel bilgeliklerinin ve ozanların mitlerinin yerinin İyonyalı evrenbilimcilerin yarı-bilimsel, yarı-felsefi düşünce ve araştırmaları tarafından alındığı kıpıdan başlayarak, sanatın (en azından mantıksal olarak) felsefe tarafından izlendiği söylenebilir—felsefe ki Platon ve Aristoteles’te görkemli bir doruğa erişecek, ve sonunda Plotinus’ta mitolojide değil ama gizemcilikte aşıldığı yüksekliklere dek çıkacaktı. Gene de ‘‘mit’’ten felsefeye keskin bir geçiş söz konusu değildi; giderek denebilir ki, örneğin Hesiod’un tanrıların kökenleri üzerine anlatıları evrenin kökenleri üzerine İyonya kurgusunda bir ardıl buldu, mitsel öğe gelişmekte olan ussallaşma önünde gerilemesine karşın yitmedi. Gerçekten de, mit Yunan felsefesinde Sokrates sonrası zamanlarda bile bulunur.

Yunan düşüncesinin görkemli başarısının beşiği İyonya idi; ve eğer İyonya Yunan felsefesinin beşiği ise, Miletus İyonya felsefesinin beşiği idi. Çünkü Thales, genel olarak kabul edildiği gibi en erken İyonyalı felsefeci, Miletus’ta serpildi. İyonya felsefecileri değişim, doğuş ve büyüme, çöküş ve ölüm olgularından derin olarak etkilendiler. Doğanın dışsal dünyasındaki İlkbahar ve Sonbahar, insan yaşamındaki çocukluk ve yaşlılık, varlığa-geliş ve yitip-gidiş—tüm bunlar evrenin açık ve kaçınılmaz olgularıydılar. Yunanlıların güneşin mutlu ve tasasız çocukları olduklarını, yalnızca kentlerdeki sütunların altında gezinerek göz kamaştırıcı sanat çalışmalarını ya da atletlerinin başarılarını seyretmekle yetindiklerini sanmak büyük bir yanılgı olacaktır. Bu gezegen üzerindeki varoluşumuzun karanlık yanının derin bir bilincini taşıyorlar, çünkü güneş ve sevincin arkatasarında insan yaşamının pekinsizlik ve güvensizliğini, ölümün pekinliğini, geleceğin karanlığını görüyorlardı. ‘‘İnsan için en iyisi doğmamış ve güneşin ışığını hiç görmemiş olmaktı; ama, bir kez doğmuşsa (onun için ikinci en iyi) ölümün kapılarından olabildiğince hızla geçmekti.’’7 Teognis böyle diyerek bize Calderon’un (Schopenhauer için çok değerli olan) sözlerini anımsatır: ‘‘El mayor delito del hombre, Es haber nacido.’’ Ve Teognis’in sözleri Sofokles’in Oedipus Kolonus’ta adlı yapıtındaki sözlerinde yeniden yankılanır: ‘‘Doğmamış olmak her türlü hesabı aşar.’’8

Dahası, Yunanlıların hiç kuşkusuz kendi ölçülülük idealleri olmuş olmasına karşın, güç istenci tarafından sürekli olarak bundan ayartıldılar. Yunan kentlerinin kendi aralarında sürekli savaşmaları, üstelik Yunan ekininin en dinç günlerinde, ve üstelik ortak bir düşmana karşı birleşmenin açıkça kendi çıkarlarına olduğu zaman bile bundan geri kalmamaları, kentlerde kimi kez hırslı bir oligarşın ya da demokrat bir demagoğun önderlik ettiği sürekli ayaklanmalar, Yunan politik yaşamındaki pekçok kamu görevlisinin rüşvetçilikleri—üstelik kentlerinin güvenlik ve onuru tehlikedeyken bile—, tüm bunlar Yunanlılarda öylesine güçlü olan güç istencini belirtirler. Yunanlı etkililiğe hayrandı, ne istediğini bilen ve onu elde etme yeteneğinde olan güçlü insan idealine hayrandı; onun arete [erdem] ile anladığı şey büyük ölçüde başarı kazanma yeteneği idi. Profesör De Burgh’un belirttiği gibi, ‘‘Yunanlı Napoleon’a üstün areteli bir insan olarak bakacaktı.’’9 Duyunçsuz bir güç istencinin çok açık sözlü, ya da daha doğrusu yüksek sesli bir kabullenilişini görmek için Tukidides’in Atina’nın ve Melos’un temsilcileri arasındaki bir görüşmeye ilişkin olarak verdiği yazanağı okumak yeterlidir. Atinalılar bildirir: ‘‘Ama sizler ve bizler gerçekten düşündüğümüzü söylemeli, ve yalnızca olanaklı olanı amaçlamalıyız, çünkü her ikimiz de biliriz ki insan sorunlarını tartışmada türe sorusu yalnızca zorunluğun baskısının eşit olduğu yerde girer, ve biliriz ki güçlüler alabildiklerini zorla alırlar, zayıflar vermek zorunda olduklarını teslim ederler.’’ Benzer olarak, ünlü sözlerde: ‘‘Çünkü Tanrılara ilişkin olarak inanırız ve insanlara ilişkin olarak biliriz ki, doğalarının bir yasasıyla nerede olursa olsun yönetebilirlerse yöneteceklerdir. Bu yasa bizim tarafımızdan yapılmış değildir, ve onun üzerine davrananlar ilkin bizler değiliz; onu yalnızca kalıt aldık ve tüm zamanlara kalıt bırakacağız, ve biliyoruz ki, siz ve tüm insanlık, eğer bizim olduğumuz denli güçlü olsaydınız, bizim yaptığımız gibi yapardınız.’’10 Güç istencinin daha utanmasız bir kabülünü aramamız pek gerekmeyecektir, ve Tukidides Atina’nın davranışını onaylamamış olduğu konusunda hiçbir belirti göstermez. Anımsatmalıyız ki, sonunda Melosluların teslim olmaları gerektiği zaman Atinalılar askerlik çağındakilerin tümünü öldürdüler, kadın ve çocukları köleleştirdiler, adayı kendi göçmenleriyle kolonileştirdiler—ve tüm bunlar Atina’nın görkeminin ve sanatsal başarılarının doruğunda yer aldı.

Ubris [densizlik] kavramı güç istenci ile yakın bağıntı içinde durur. Çok ileri giden, Yazgının onun için belirlediğinden daha çoğu olmaya ve daha çoğunu almaya çabalayan insan kaçınılmaz olarak tanrısal kıskançlığı üzerine çekecek ve yıkıma uğrayacaktır. Dizginsiz bir kendini öne sürme kösnüsü tarafından ele geçirilmiş insan ya da ulus doğrudan doğruya pervasız bir kendine güven duygusuna ve böylece yokoluşa sürüklenir. Kör tutku öz-güveni besler ve aşırı kibirli bir öz-güven yıkımda sonlanır. Yunan karakterinin bu yanını kavramak önemlidir: Platon’un ‘‘Güç Haktır’’ kuramını suçlayışı o zaman çok daha dikkate değer olur. Hiç kuşkusuz, Nietzsche’nin değerlendirmelerine katılmasak bile, onun Yunan ekini ve güç istenci arasındaki ilişkiyi görme konusundaki derinliğine ancak hayran olabiliriz. Açıktır ki Yunan ekininin karanlık yanı biricik yanı olmaktan çok uzaktır. Eğer istencin güç dürtüsü bir olgu ise, Yunan ölçülülük ve uyum ideali de bir olgudur. Yunan karakter ve ekininin iki yanı olduğunu anlamamız gerekir: bir ölçülülük ya da sanat yanı, Apollon ve Olimpos tanrılarının yanı olduğu gibi, bir de aşırılık ve dizginsizce kendini öne sürme yanı, Euripides’in Bakhae’sinde betimlendiği gibi Dionisios taşkınlıkları vardır. Yunan ekinin parlak başarılarının altında kölelik uçurumunu gördüğümüz gibi, yine Olimpos dininin ve Olimpos sanatının düş-dünyası altında Dionisios taşkınlığının, kötümserliğin ve tüm biçimleri ile ölçülülükten yoksunluğun uçurumunu da görürüz. Herşey bir yana, Nietzsche’nin düşüncesinin esiniyle bakarsak, Olimpos dininin çoğunda Dionisioscu Yunanlının payına öz-dayatımlı bir denetlemenin görülebileceğini düşünmek bütünüyle düşlemsel olmayabilir. Güç istenci tarafından kendini yoketmeye sürüklenerek, Yunanlı Olimpos’un düş-dünyasını yaratır—bir dünya ki, onda yaşayan tanrılar kıskançlıkla onun insan çabasının sınırlarını geçip geçmediğini gözler. Yunanlı ruhunda kaynaşan güçlerin sonunda ona yıkım getireceklerinin bilincini böyle anlatır. (Bu yorum hiç kuşkusuz din tarihçisinin bilimsel bakış açısından Yunan Olimpos dininin kökeninin bir açıklaması olarak sunulmuş değildir; yalnızca bilinçsiz de olsa Yunanlının ruhunda işlemiş olabilecek ruhbilimsel etmenleri—eğer yeğlenirse, ‘‘Doğa’’nın önlemlerini—ileri sürmek için amaçlanmıştır.)

Yine konuya dönelim. Yunanlının melankolik yanına karşın, değişimin, yaşamdan ölüme ve ölümden yaşama geçişin biteviye sürecini algılayışı onu İyonyalı felsefecilerin kişiliğinde felsefenin bir başlangıcına götürmeye yardımcı oldu; çünkü bu bilge insanlar tüm değişim ve geçiciliğe karşın sürekli birşeyin olması gerektiğini gördüler. Niçin? Çünkü değişim birşeyden başka birşeyedir. Birincil olan, kalıcı olan, değişik biçimler alan ve bu değişim sürecine nesne olan birşey olmalıdır. Değişim yalnızca bir karşıtlar çatışması olamaz; düşünen insanlar bu karşıtların arkasında birşeyin, birincil olan birşeyin olduğuna inanıyorlardı. İyonya felsefesi ya da evrenbilimi öyleyse başlıca tüm şeylerin bu ilkel öğesinin ya da Urstoffunun11 ne olduğunu saptama girişimidir—bir felsefeci bir öğeyi saptarken, bir başkası bir başka öğeyi saptamak üzere. Her felsefecinin kendi Urstoffu olarak saptamış olduğu tikel öğe, tümünün de bu Birlik düşüncesini taşımış olmaları olgusu denli önemli değildir. Aristotelesci anlamda değişim olgusu, devim olgusu, onlara birlik kavramını düşündürüyordu, gerçi Aristoteles’in dediği gibi devimi açıklamamış olsalar da.

İyonyalılar Urstofflarının ırası konusunda ayrı görüşler taşısalar da, tümü de bunun özdeksel olduğunu savundu—Thales suyu, Anaximenes havayı, Herakleitos ateşi seçti. Tin ve özdek arasındaki karşısav henüz kavranmış değildi; öyle ki, de facto özdekçiler olsalar da—çünkü bir özdek biçimini birlik ilkesi ve tüm şeylerin ilkel gereci olarak saptıyorlardı—, onları sözcüğe bizim verdiğimiz anlamda özdekçiler olarak adlandırmak oldukça güçtür. Tin ve özdek arasında açık bir ayrımın bulunduğunu düşünmeleri ve sonra da bunu yadsımaları gibi birşey söz konusu değildir; ayrım konusunda bütünüyle bilinçsizdiler, ya da en azından imlemlerini anlamıyorlardı.

Bu yüzden İyonya düşünürlerinin felsefeciler olmaktan çok özdeksel ve dışsal dünyayı açıklamaya çalışan ilkel bilim adamları olduklarını düşünme eğilimi doğabilir. Ama duyuda durup kalmadıkları, tersine görüngünün ötesine düşünceye geçtikleri anımsanabilir. Urstoff olarak saptanan ister su, ister hava, isterse ateş olsun, bu hiç kuşkusuz Urstoff olarak, e.d. enson öğe olarak görünmeyen birşeydir. Bunlardan herhangi birinin tüm şeylerin enson öğesi olduğu düşüncesine varabilmek için görüngü ve duyunun ötesine gitmek zorunludur. Ve onlar vargılarına bilimsel, deneysel bir yaklaşım yoluyla değil, ama kurgul us yoluyla vardılar: konutlanan birlik gerçekten özdeksel bir birliktir, ama düşünce tarafından konutlanan bir birliktir. Dahası, soyuttur—daha açık bir deyişle, görüngü verilerini soyutlar—, üstelik özdekçi bir birlik olsa bile. Buna göre belki de İyonya evrenbilimlerini soyut özdekçilik örnekleri olarak adlandırabiliriz: onlarda daha şimdiden ayrımda birlik kavramını ve birliğe giriyor olarak ayrım kavramını ayrımsayabiliriz: ve bu felsefi bir kavramdır. Bundan başka, İyonya düşünürleri evrende yasanın egemen olduğuna inanıyorlardı. Bireyin yaşamında Ubris, insan için haklı ve doğru olanın çiğnenmesi, ona arkasından yıkım getirir—dengenin yeniden ayarlanışı; yine böyle, büyük evrenin bakış açısından, evrensel yasa hüküm sürer—bir dengenin korunması ve kaos ve anarşinin önlenmesi. Bu bir yasa-yönetimli evren düşüncesi—bir evren ki yalnızca özencin ya da yasasız kendiliğindenliğin bir oyuncağı değildir, yalnızca bir öğenin bir başkası üzerindeki yasasız ve ‘‘bencil’’ egemenliği için bir alan değildir—, bu evren anlayışı düşlemsel mitolojiye karşıt olarak bilimsel bir evrenbilimin temelini oluşturdu.

Bununla birlikte, başka bir bakış açısından diyebiliriz ki İyonyalılar için bilim ve felsefe henüz ayırdedilmemişlerdir. Erken İyonya düşünürleri ya da bilgeleri her tür bilimsel sorunu, örneğin gökbilimsel olguları inceliyorlardı, ve bunlar felsefeden açık olarak ayrılmış değillerdi. Onlar Bilge İnsanlardılar ki, denizcilik uğruna gökbilimsel gözlemlerde bulunabilir, evrenin birincil öğesini bulmaya çalışabilir, mühendislik harikaları tasarlayabilirlerdi vb., ve tümünü de çeşitli etkinlikleri arasında herhangi bir açık ayrım yapmaya gerek görmeksizin yapabilirlerdi. Yalnızca istorie olarak bilinen o tarih ve coğrafya karışımı kendini felsefi-bilimsel etkinliklerden ayırmıştı—her zaman çok açıkça olmasa da. Gene de gerçek felsefi kavramlar ve gerçek kurgul yetenek bu bilgeler arasında ortaya çıktığı için, klasiksel Yunan felsefesinin gelişiminde bir evre oluşturdukları için, sanki zararsız mırıltıları ciddi bir ilgiye değmez çocuklarmış gibi felsefe tarihinden dışlanamazlar. Avrupa felsefesinin ilk başlangıçları tarihçinin ilgisiz kalacağı bir sorun olamaz.



Çeviren: Aziz Yardımlı - 128 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-397-009-9; Boyut: 11cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1997
Özgün Dili: İngilizce
TÜKENDİ

Yazarın Diğer Kitapları
 
 Alman İdealizmi, İdea Yayınevi  Aristoteles, İdea Yayınevi  Aydınlanma, İdea Yayınevi
 Berkeley - Hume, İdea Yayınevi  Descartes, İdea Yayınevi  Hegel, İdea Yayınevi
 Helenistik Felsefe, İdea Yayınevi  Helenistik Felsefe, İdea Yayınevi  Hobbes-Locke, İdea Yayınevi
 Kant, İdea Yayınevi  Leibniz, İdea Yayınevi  Nihilizm ve Materyalizm, İdea Yayınevi
 Ön-Sokratikler ve Sokrates, İdea Yayınevi  Ön-Sokratikler ve Sokrates, İdea Yayınevi  Platon, İdea Yayınevi
 Sartre, İdea Yayınevi  Spinoza, İdea Yayınevi  Yararcılık ve Pragmatizm, İdea Yayınevi
 

Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

Bilim Felsefesi
Cemal Yıldırım,
Remzi Kitabevi

Hegel

Say Yayınları

Kişilik
Arthur Schopenhauer, Wilhelm Friedrich Von Schiller, Carl Gustav Jung, Eduard Spranger,
İz Yayıncılık
  Tükendi  

Yönteme Karşı
Paul Feyerabend,
Ayrıntı Yayınları

Schopenhauer'da Ahlak Felsefesi
Cahit Tanyol,
Gendaş Yayınları
  Tükendi  

Tarihte Neler Oldu?
Gordon Childe,
Kırmızı Yayınları
Yıldız:

Bu kitap üzerine henüz eleştiri yazılmadı. İlk siz olabilirsiniz!


Yazar Hakkında
1907-1994 yılları arasında yaşayan, aslında cizvit papazı olan ingilizyazar ve filozof. alman idealizmi, yararcılık ve pragmatizm ve 9 ciltten oluşan felsefe tarihi en önemli eserlerinden bazıları.

Kitap Forumu:
KonuYanıtSon İleti
Henüz bir konu açılmadı.  
Kitap Forumları bir kitap hakkında Soru sormak ve Fikir paylaşmak içindir...



E-Kitap | Anasafya | Yeni Çıkanlar | Çok Satanlar | Konu Başlıkları | Ayrıntılı Arama | Okur Köşesi | Yayınevleri
Üyelik | Favori Listem | Alışveriş Sepetim | Sipariş İzleme | Sıkça Sorulan Sorular | Netkitap Ortaklık Programı (NOP)

  Çok Satanlar RSS | Yeni Çıkanlar RSS


Hafta içi 11:00-19:00 saatleri arasında MSN Messenger kullanarak kitapnetdestek@izlenim.com adresinden canlı destekle bilgi alabilirsiniz. (Bu e-posta adresine lütfen posta atmayın, onun yerine üyelik bölümündeki destek formundan yararlanın.)



NetKitap'ta belli başlı tüm kredi kartlarıyla alışveriş yapabilirsiniz.

Kredi kartı, kapıda ödeme ya da havale ile alışveriş yapabilirsiniz


Netkitap
Babıali Caddesi No:14 Cağaloğlu/İstanbul - Türkiye
Tel : (0212) 527 79 36 - (0212) 527 79 82
Fax : (0212) 513 29 71
© Netkitap 1998-2010
Destek için lütfen üyelik bölümündeki formu kullanın. Sıkça sorulan sorulara ulaşmak için tıklayınız.