Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   Metis Yayınları   Edebiyat Dizisi   Murathan Mungan   Son İstanbul
 
Son İstanbul  
Murathan Mungan
ŞİMDİ SATIN AL
Etiket: 13,50 TL
NetKitap Ederi: 10,80 TL
telefondan alışveriş 13263

Yayinevi/DiziYayinevi: Metis Yayınları
Baskı Tarih: 1985
Sayfa: 189
Indirim: %20

Bu kitaba oy verin: (2 oy)
Yorum Yaz


Bu kitaplar da ilginizi çekebilir

 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: Metis Yayınları
Dizi: Edebiyat Dizisi

Baskı Tarih: 1985

Sayfa: 189

İndirim: %20

Boyut: 13cm x 19cm

Hamur: 2

Etiket: 13,50 TL

NetKitap Ederi: 10,80 TL


Arka Kapak
"Başımı çevirsem hemen ardımda onu görecektim. Omuzunun arkasından annem bakacaktı. Evin kapısından az sonra ben çıkacaktım. Kalabalık aynı kalabalıktı. Ve bu yanan artık son Istanbul'du. Bundan başka Istanbul yoktu. Biliyordum. (Eski Istanbul'un yangın seyretme meraklıları, her yangına koşturan insanlar kendilerini yakmışlardı sonunda. Tarih yanmıştı.) Herkes ilgiyle, merakla bana bakıyor, bir şeyler söylememi bekliyordu. Kalabalığın arasından sıyrıldım, birkaç adım öne çıktım. Usulca başımdan kepimi aldım ve yanan alevlerin ta ortasına fırlattım.
Ardıma döndüm. Herkes bana bakıyordu. Kapıdan çıkmıştım işte. Herkesle yüzleşiyordum şimdi.
'Bu hiçbir şey değil,' dedim. 'İlk yangından artakalmışım ben!'"
Son Istanbul, Murathan Mungan’ın ilk öykü kitabıdır. 2003’teki 9. Basımını, kapağında ressam İsmet Doğan’ın Son Istanbul için özel olarak yaptığı resimle yayımladık.

Parça
Açılış bölümü, s. 11-20

"Bin yıldır saydam yüzümüzde ölümü seyrediyoruz. Kımıltısız günler geçiyor bu sonsuz cam kovuklarda. Bembeyaz gelinlikler gibiyiz. Bembeyaz kefenler gibi. Çevremizde ince bir halka, zaman zaman ışıltısı göz alan ince çizgiler, altın sarısı gelin telleri. Kaç kuşak sahip çıktı bize. Kaç kez büyük aynalı ceviz vitrinler, camekânlar (kaç yurtluk) değiştirdik. Ama hiç kullanılmadık, hiç el değmedi bize. (Hiç yaşamadık) Ne bir çorbanın sıcaklığını duydu mermer tenimiz; ne de bir tatlının şerbetli lezzetini. Öylece durduk. Sonsuza bırakılmış bir çeyizdik biz. En uzun yolculuğa çıktık, yola çıktığımız yere bırakılarak.
Pürüzsüz tenimiz. Ne bir çatlak, ne bir sızıntı. Öylece bekliyoruz. Bizi çevreleyen gelin telleri ince bir sızı gibi…
Kaç kuşak gördük biz? Kaç töre tanıdık? Biz sonsuzluğun güvenilir tanıklarıyız. Ne bir kırık, ne bir çatlak almadan öylece taptaze duran saydam ölümleriz. Bembeyaz ölümler. Şeffaf sessizlikler.
Bu son şansımız Fatma Aliye. Bu son şansın.
Biz ve sen artık ayrılmaz bir bütünüz. Ve aynı yolculuğun ortak gezginiyiz. Bunu biliyor muydun?
Bu son durağımız Fatma Aliye. Bu son konak, bu son kuşak Fatma Aliye.
Camların saydam sessizliği ölümün tercümanıdır.
Fısıltılarımızı cam kovuklarda boğduramazsınız daha fazla. Boğduramazsınız.
Daha fazla…"

1.

"Gece geç geldin," dedi Afife Reşat Hanım. "Meraklandım."
"Evet, geç geldim. Uzun sürdü."
"Eğlendin mi bari?"
"Hüzünlendim…"
(Uzun süre sustu Fatma Aliye. Öyle ki bu sessizlik boyunca Afife Reşat Hanım, tabağındaki turunç reçelinin hepsini bitirmişti.)
"…O kadar hüzünlendim ki, eve dönerken ağır ağır yürüdüm; hem de o saatte…"
(Gerçi Saffet Hamdi Beyin evi bir sokak üstteydi ama, Fatma Aliye için hava karardıktan sonra yandaki konağa ya da karşıdaki eve geçmek bile uzun ve tehlikeli bir yolculuktur.)
"Uzun uzun ayak sesimi dinledim gecede…"
(Küçük parke taşlar üzerinde yankılanan ayak sesimi. Sanki çok uzun bir yolculuğa çıkmışım gibi. Tek başıma, gecede… Korkmadan, ürkmeden. Her adımımı duya duya… Hiç korkmadım. Ne geceden, ne de tek başına bir kadın oluşumdan. Elimde udum. Yalnız döndüm eve, yapayalnız. Tanrım, bütün bunları ben mi yaptım? Hem de bir başıma. Ve mutlu oldum bundan. Çok mutlu oldum. Peki bütün gece niye o karabasanı gördüm? Eve geldikten sonra niye mışıl mışıl uyuyamadım? O fısıltıları dinledim sabaha kadar. O vicdan azabını…)
"Limonluğun camı kırılmış dün gece, kahvaltıdan sonra bir bakıversen Aliye. Sen geldikten biraz sonra kırıldı. Şangırtısını duydum."
(Uyumamış demek. Beni beklemiş. Oysa bu ilk gecemdi. İnanılası gibi değil ama ilk gecem. Onu da çağırmışlardı, kendi gelmedi. Paşayı yalnız bırakmamak için gelmedi. Oysa o çocuğu babası yalnız bırakmış. Bütün gece içti, çok içti. Ve sonra masaların altına varana kadar babasını aradı. Kapı arkalarına baktı, masa altlarına, dolaplara. Hep babasını aradı. On yedi yaşında sol kulağı kesik bir çocuk. Hep annesiyle gezerdi. Hep annesinin dizinin dibindeydi. Şimdiyse babasını arıyor. Belki hep arayacak. Gene Paşayı bırakamadı. Gelmedi benimle. Yatağında beni beklemiş gece boyu…)
"Birer birer kırılıyor camları limonluğun. Birer birer eksiliyoruz anne."
(Kahvaltı bitmişti. Afife Reşat Hanım sofradan kalktı. Son sözüne içerledi Fatma Aliye'nin. Dile gelen hüzünlerden nefret ediyordu. Yakınmalardan, söylenmelerden. Acıları gizleyecek bir ıssızlık her zaman bulunurdu. Fatma Aliye'nin tek ıssızlığı o cam vitrindi. Tek sözünü etmediği, ancak yaşadığı…)