İlkokul üçüncü sınıftan beri yollarda, yatılı okullarda, daha sonra ise atanmalarla belirlenmiş kısıtlı bir yaşamın içinde, ömrümü çok uzaklarda geçirmek zorunda kalmış olmama karşın, memleketime, doğduğum toprağa aşkla bağlanmışlığım bundan olmalı: Göbekbağım şimdi bile üzerimde; uzantıları yüreğimde, bilincimde. Ebemin sesi kulaklarımda: "Nereye gidiyorsun oğlum? Göbeğini kesmedim! Dur biraz, acele etme!" Belli belirsiz gülümsemelerle ilerliyorum kalabalığın içinde. Acelem yok. Buradayım. İşte yine uzaklardan, toprağıma dönüp geldim. Ağır ağır akıyor Asi Irmağı'nın koyu ışıklı suyu; ben buradayım, kıyısındayım. Ama o eski Roma Köprüsü nerede? Hangi eblehliğin, geri zekâlılığın kurbanı oldu da şimdiki "köprü" adındaki tuhaf, demir ve asfalt yığınından oluşmuş geçiş yolu onun, o görkemli taş köprünün yerini alabildi? Roma Köprüsü yerinde dursaydı, onu yayalar kullansaydı; az ötesine de bu demir ve asfalt yığını konsaydı olmaz mıydı? Bunu düşünmek ve uygulamak çok mu zekâ gerektiriyordu? Hayır, gerektirmezdi. İyi niyetli davranılsa, tarihe, insanlığa ve geçmiş uygarlıklara saygı duyulsa yeterdi.