Netkitap
Üyelik Sipariş İzleme Alışveriş Sepetim Favorilerim
Sepetim (0) 
Kitap e-Kitap Kelepir Topluluk
ara
Kitap   İdea Yayınevi   Felsefe Tarihi Dizisi   Frederick Copleston   Spinoza
 
Spinoza  
Felsefe Tarihi Çağdaş Felsefe Cilt 4 Bölüm b
Frederick Copleston
Baskısı yok

Yayinevi/DiziYayinevi: İdea Yayınevi
Baskı Tarih: 1996
Sayfa: 104

Bu kitaba oy verin: (3 oy)
Yorum Yaz


 
Kitap Hakında
 
Yorumlar
 
Yazarla Tanışma
Ürün Ayrıntısı
Yayinevi: İdea Yayınevi
Dizi: Felsefe Tarihi Dizisi

Baskı Tarih: 1996

Sayfa: 104

Boyut: 11cm x 17cm

Hamur: Ciltsiz

Etiket: Baskısı yok


Arka Kapak
Spinoza da Descartes’ın sorunundan, Düşünce ve Varlığın eytişiminden başladı. Bu analitik bölünmeyi yenen Töz, karşıtların bu diyalektik Birliği Spinoza için biricik Gerçekliktir. Onun için anlamın sonsuzluğunu, değerin en yükseğini sunan şeye Tanrı mı, yoksa Doğa mı, yoksa Evren mi dediğinin en sonunda hiçbir önemi yoktur. Önemli olan şey insanın kendisinin yalnızca bir kipi olduğu bu ussal Töz üzerine eksiksiz bilgisidir, çünkü ancak bu bilinç düzleminde kendi değerine yaraşır bir yolda varolabilecektir. Bu Bütün, Spinoza’ya göre, yalnızca uzam ve düşünce yüklemleri altında kavranabilir. Varolan herşey uzamdır, özdektir. Ama aynı zamanda ve eşit ölçüde herşey biçimdir, kavramdır. Başka hiçbirşey yoktur, ya da hem özdek hem de biçim olan Tözün dışındaki herşey insan düşüncesinin bir yaratısı, yalnızca bir düşünce-şey, varolmayan birşeydir. Spinoza böyle bir özdek/biçim dizgesinde herşeyin Doğa yasaları altında durduğu, herşeyin belirli olduğu, ve dolayısıyla sıradan Özgürlüğün ya da İstencin bir yanılsama olduğu vargısını çıkardı. Ve Doğaya bağımlı bilinci, yalnızca etkilenen, yalnızca edilgin ve bir tepki olan bilinç durumunu Kölelik olarak gördü. Bu kendi doğasını kavramayan, varoluşu ona yabancı bir dışsallık tarafından belirlenen bilgisiz, özgürlüksüz, erdemsiz bilinçtir. Böyle bir varoluş eksiktir, ve acı ve nefrete, kötülük ve yokediciliğe açık yetersiz insan ideasıdır. Bu bilinç kendini eğitmeli, erişebileceği en yüksek biçimi, gerçeklik biçimini kazanmalıdır. Eğitim yetersiz idealarının yeterli idealara yükseltilmesinden, tasarımın kavramın arılığına ulaşmasından oluşur. Ve yeterli ideaya erişmek gerçek olanı anlamaktır. Ama anlamak doğrulamaktır, doğru olanı yapmak ve eğri olanı reddetmektir. Anlak ve İstenç çakışırlar. Kötü ve eğri insan yalnızca iyi ve doğru olanı bilmediği için kötü ve eğridir, ve ussal bilgi olmaksızın kötü ve eğri kalmak zorundadır. Oysa iyi ve doğru olanı bilen insan yalnızca iyi ve doğru olanı ister ve yapar.—Spinoza için insan birliği yalnızca ideal düzlemde, yalnızca gerçeklik biçiminde olanaklı ve istenebilirdir. Eğitim bu bilinç değişiminden başka birşey değildir, ve yarı-insandan bütün insana bu dönüşüm felsefenin, varoluşun gerçek anlam ve değerinin aranacağı boyuttur.

İçindekiler
BÖLÜM BİR
SPİNOZA (1)


1. Yaşam
2. Çalışmaları
3. Geometrik Yöntem
4. Başka Felsefelerin Spinoza'nın Düşüncesi
Üzerindeki Etkileri
5. Spinoza'nın Felsefesinin Yorumları


BÖLÜM İKİ
SPİNOZA (2)

1. Töz ve Yüklemleri
2. Sonsuz Kipler
3. Sonlu Kiplerin Üretimi
4. Anlık ve Beden
5. Sonsal Nedenselliğin Ortadan Kaldırılması

BÖLÜM ÜÇ
SPİNOZA (3)

1. Spinoza'nın Bilgi Düzeyleri ya da Dereceleri
2. Karışık Deneyim; Evrensel İdealar; Yanlışlık
3. Bilimsel Bilgi
4. Sezgisel Bilgi

BÖLÜM DÖRT
SPİNOZA (4)

1. Spinoza'nın İnsan Duygularını ve Davranışını Açıklamadaki Amacı
2. Conatus; Haz ve Acı
3. Türev Duygular
4. Edilgin ve Etkin Duygular
5. Kölelik ve Özgürlük
6. Anlıksal Tanrı Sevgisi
7. İnsan Anlığının 'Bengiliği'
8. Spinoza'nın Törebilimindeki Bir Tutarsızlık

BÖLÜM BEŞ
SPİNOZA (5)

1. Doğal Hak
2. Politik Toplumun Temeli
3. Egemenlik ve Hükümet
4. Devletler Arasındaki İlişkiler
5. Özgürlük ve Hoşgörü
6. Spinoza'nın Etkisi ve Felsefesinin Değişik
Değerlendirmeleri

BÖLÜM ALTI*
*[Özgün metinde bu ve sonraki bölümler bu kitaptaki
düzenlemeden ayrı olarak aynı sırayla Spinoza (1)'in hemen önünde yer alır.]
KARTEZYENİZM

1. Kartezyenizmin Yayılması
2. Geulincx ve Etkileşim Sorunu

BÖLÜM ÜÇ
MALEBRANCHE

1. Yaşam ve Yazılar
2. Duyular, İmgelem, Anlak; Yanılgıdan Kaçınma ve Gerçekliğe Erişme
3. Biricik Gerçek Neden Olarak Tanrı
4. İnsan Özgürlüğü
5. Bengi Gerçekliklerin Tanrıda Görülüşü
6. Ruhun Görgül Bilgisi
7. Başka Anlıkların ve Cisimlerin Varoluşunun Bilgisi
8. Tanrının Varoluşu ve Yüklemleri
9. Spinoza, Descartes ve Berkeley ile İlişki İçinde
Malebranche
10. Malebranche'ın Etkisi

SÖZLÜK
KAYNAKÇA
NOTLAR
DİZİN


Parça
BÖLÜM BİR
SPİNOZA (1)


1. Yaşam

BARUCH SPİNOZA (Benedict Spinoza ya da de Spinoza, ya da Despinoza) 24 Kasım 1632’de Amsterdam’da doğdu. Hollanda’ya onaltıncı yüzyılın sonlarına doğru göç etmiş Portekizli Yahudi bir aileden geliyordu. Ataları belki de Marranolar idiler; daha açık bir deyişle, onbeşinci yüzyılın son on yılında ülkelerinden sürülmekten kaçınabilmek için görünüşte Hıristiyanlığı kabul etmiş ama içte kendi dinlerine bağlı kalmış Yahudiler. Her ne olursa olsun, Hollanda’ya varışları üzerine göçmenler açık Yahudilik bildiriminde bulunuyorlardı; ve Spinoza böylece Amsterdam Yahudi topluluğu içinde Yahudi geleneklerine göre yetiştirildi. Doğal dilinin İspanyolca olmasına karşın (ayrıca çok küçük bir yaşta Portekizce’yi de öğrenmişti), erken eğitimi doğal olarak Eski Ahit ve Talmud’un öğrenilmesi biçimini aldı. Ayrıca yeni Platonik gelenek tarafından etkilenmiş olan Kabalistik kurgularla da tanıştı, ve daha sonra Moses Maimonides gibi Yahudi felsefecilerin yazılarını inceledi.1 Latince’nin ilkelerini bir Alman’dan öğrendi, bu dil üzerine çalışmasını bir Hıristiyan olan Francis Van den Ende ile sürdürdü; ve yine onun eğitimi altında ayrıca matematik ve Kartezyen felsefe üzerine de çalıştı. Buna ek olarak biraz Yunanca öğrenmiş olmasına karşın, bu dile ilişkin bilgisi Latince bilgisine eşit değildi, ve Fransızca, İtalyanca ve, hiç kuşkusuz, İbranice ve Hollandaca ile tanıştı.

Yahudi dinsel geleneğinde eğitilmiş olmasına karşın, Spinoza çok geçmeden ortodoks Yahudi tanrıbilimini ve Kutsal Yazıların yorumlarını kabul edemeyeceğini gördü, ve 1656’da, henüz yirmidört yaşındayken, ciddi bir hava içinde alınan dinsel bir kararla aforoz edildi, eş deyişle, Yahudi topluluğundan dışlandı. Geçinme yolu olarak optik aletler için mercek işleme yolunu seçti, ve böylece bir bilgin ve felsefecinin özel ve dingin yaşamını sürdürme yolu önüne açıldı. 1660’da Leyden yakınlarına yerleşti, ve oradayken Londra’daki Royal Society’nin sekreteri olan Henry Oldenburg ile mektuplaşmaya başladı. 1663’de Lahey yakınlarına taşındı, ve orada 1676’da Leibniz tarafından ziyaret edildi. Spinoza hiçbir zaman akademik bir konumda bulunmadı. 1673’de kendisine Heidelberg’de felsefe profesörlüğü önerildi, ama bunu kabul etmedi, hiç kuşkusuz herşeyden önce tam özgürlüğünü sürdürmeyi istediği için. Ama her ne olursa olsun hiçbir zaman ilgiyi üzerine çekmeyi isteyen bir insan değildi. 1677’de veremden öldü.

2. Çalışmaları

Yaşamı boyunca Spinoza’nın yalnızca iki çalışması yayımlandı, ve bunlardan yalnızca biri kendi adıyla çıktı. Descartes’ın Felsefenin İlkeleri’nden parçaları ‘‘geometrik biçimde’’ açımlaması (Renati des Cartes Principiorum philosophiae partes prima et secunda more geometrico demonstratae. Accesserunt Cogitata metaphysica) 1663’de yayımlanırken, Tanrıbilimsel Politik İnceleme (Tractatus theologico-politicus) başlıklı yapıtı ise 1670’de anonim olarak yayımlandı. Spinoza’nın ölümünden kısa bir süre sonra yayımlanan Opera posthuma’nın kapsadıkları içinde Leyden yakınlarında kalışı sırasında yazılmış olan Anlağın İyileştirilmesi Üzerine İnceleme (Tractatus de intellectus emendatione), ve en önemli çalışması olan Geometrik Düzene Göre Tanıtlı Törebilim2 (Ethica ordine geometrico demonstrata), ve Politik İnceleme (Tractatus politicus) bulunur. Tanrı, İnsan ve İyiliği Üzerine Kısa İnceleme’si (Tractatus brevis de Deo et homine ejusque felica felicitate) 1851’de bulundu ve genel olarak Kısa İnceleme olarak bilinir. Spinoza’nın bütün yapıtları ayrıca bir iki denemeyi ve mektuplaşmalarının bir derlemini de kapsar.




3. Geometrik Yöntem

Spinoza’nın felsefesinin en göze çarpan düşüncesi yalnızca tek bir tözün var olduğudur: Doğa ile özdeşleştirilmiş sonsuz tanrısal töz; Deus sive Natura, Tanrı ya da Doğa. Ve Törebilim’de sunulduğu biçimiyle bu felsefenin çarpıcı bir özelliği sunuluşunun geometrik biçimidir. Bu çalışma beş bölüme ayrılır ve bunlarda sırayla şu konular ele alınır: Tanrı, anlığın doğası ya da kökeni, duyguların köken ve doğaları, anlığın gücü ya da insan özgürlüğü. Birinci bölümün başında sekiz tanım buluruz ve bunları yedi belit izler. İkinci bölüm yedi tanım ve beş belit ile başlar, üçüncüsü üç tanım ve iki konut ile, dördüncüsü sekiz tanım ve bir belit, ve beşincisi iki belit ile.3 Ve her durumda bu tanımlar ve belitler ya da konutlar Q.E.D. [quod erat demonstandum—ki tanıtlanacaktı] harfleri ile biten tanıtları olan numaralanmış önermeler ve sonurgular tarafından izlenir.

Bu geometrik sunuş biçimini ve Tanrı ile Doğanın tek bir sonsuz tözdeki birliklerine ilişkin özeksel düşünceyi birbirinden ayırabiliriz. Bu birinci noktanın irdelenişini sonraki kesime bırakarak bu kesimde Spinoza’nın özeksel metafiziksel düşüncesinin biçimlenişine katkıda bulunmuş bazı etkilerin sözünü edeceğiz.

Kartezyenizmin Spinoza’nın düşüncesi üzerinde etki yarattığı ve en azından belli bir düzeye dek felsefesinin biçimlenişine aracı olduğunu yadsımak güçtür. İlk olarak Spinoza’ya bir yöntem ideali sağladı. İkinci olarak, ona terminolojisinin büyük bir bölümünü sağladı. Örneğin, Spinoza’nın töz ve yüklem tanımlarının Descartes’ınkiler ile karşılaştırılması Fransız felsefeciye borcunu yeterince açık olarak ortaya serecektir. Üçüncü olarak, Spinoza hiç kuşkusuz Descartes’ın belli tikel noktaları irdeleyişinden olumlu olarak etkilendi. Örneğin, Descartes’ın felsefede son amacı değil ama yalnızca etker amacı incelememiz gerektiği biçimindeki önesürümünden4 olduğu gibi, onun Tanrının varoluşu için varlıkbilimsel uslamlamayı kullanışından da etkilenmiş olabilir. Dördüncü olarak, Kartezyenizm büyük bir olasılıkla ona ele almakta olduğu sorunların doğasını belirlemede yardımcı oldu; örneğin, anlık ve beden arasındaki ilişki sorunu.

Ama Spinoza’nın Descartes tarafından etkilenmiş olduğunu söylemek ne denli haklı olsa da, bundan dolaysızca birciliğinin onun felsefesinden türetilmiş olduğu sonucu çıkmaz. Hiç kuşkusuz hiç kimse onun birciliğini, Descartes’tan ödünç alma ya da benimseme anlamında, Descartes’tan türetmiş olduğunu ileri sürmeyi istemeyecektir. Çünkü Descartes’ın kendisi bir birci değildi. Ama Spinoza’nın yaptığı şeyin Kartezyenizmin mantıksal imlemlerini birci bir yönde geliştirmek olduğu ileri sürülmüştür. Descartes tözü öyle bir yolda tanımlıyordu ki, tanım sözel anlamda yalnızca Tanrıya uygulanıyordu. Buna göre kimi tarihçilerin Spinoza’nın birciliği bu tanımın etkisi altında benimsemiş olduğunu ileri sürmelerinde anlaşılmayacak birşey yoktur. Herşey bir yana, hiç kuşkusuz o zamanlar bir çoklarına Spinozacılık Kartezyenizmin mantıksal ve tutarlı bir yeniden-düşünülüşünün sonucu olarak görünüyordu. Ve Kartezyenlerin Spinoza’yı Descartes’ın boynuna dolamaya yönelik bir girişime karşı sert bir biçimde direnmiş olmalarına karşın, Spinozacılığın haklı bir biçimde Descartes’ın felsefesinin mantıksal bir gelişimi olarak sunulabileceği biçimindeki rahatsız edici bir duygunun karşıçıkışlarını daha da şiddetlendirmiş olduğu düşünülebilir. Oldenburg’a bir mektupta Spinoza ‘‘aptal Kartezyenler, beni kayırdıklarından kuşkulanarak her yerde görüşlerime ve yazılarıma sövmekle lekeyi gidermeye çalıştılar, ve henüz bu yoldan ayrılmış değiller’’5 diye yazıyordu. Ama gerçi kuramsal bakış açısından felsefe Descartes’ın felsefesi üzerine düşünme yoluyla gelişmiş olabilse de,6 zorunlu olarak bundan tarihsel bir olgu olarak Spinoza’nın özeksel metafiziksel düşüncesine tam olarak bu yoldan varmış olduğu sonucu çıkmaz. Ve böyle yapmamış olduğunu düşünmek için nedenler vardır.

İlk olarak Spinoza’nın dikkatini Kartezyenizme yöneltmeden önce belli Yahudi yazarları okumuş olmasıyla kamutanrıcı birciliğe doğru en azından eğilim kazanmış olduğunu düşünmek için nedenler vardır. Bir Musevi olarak yetiştirilmiş olması hiç kuşkusuz ‘‘Tanrı’’ sözcüğünü enson olgusallık için kullanışının enson sorumlusuydu, gerçi Tanrının Doğa ile özdeşleştirilmesini kesinlikle böyle bir özdeşleştirmeyi yapmayan Eski Ahit yazarlarından ödünç almamış olduğu açık olsa da. Ama daha gençliğinde Spinoza dünyayı özgür olarak yaratmış kişisel aşkın bir Tanrı inancının felsefi olarak savunulamaz olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bu inancı anlatan tanrıbilimsel bir dilin felsefi dili değerlendiremeyecek olanlar için yerine getirilecek önemli bir işlevi olduğunu kabul ediyordu; ama bu dilin etkisini insanları belli eylem çizgilerini benimsemeye götürme olarak görüyordu, Tanrıya ilişkin gerçek bilgiyi iletme olarak değil. Maimonides’e karşı felsefi gerçeği Kutsal Yazılarda aramanın boşuna olduğunu ileri sürüyordu, çünkü orada birkaç yalın gerçek dışında bulunacak hiçbir felsefi gerçeklik yoktur; ama aynı zamanda gerçek felsefe ile Kutsal Yazılar arasında hiçbir önemli çelişkinin olamayacağını ileri sürüyordu, çünkü aynı dili konuşmazlar. Felsefe bize gerçeği resimsel değil ama arı ussal bir biçimde verir. Ve felsefe bize enson olgusallığın sonsuz olduğunu söylerken, bu olgusallık tüm varlığı kendi içersinde kapsıyor olmalıdır. Tanrı dünyadan ayrı birşey olamaz. Kendini dünyada anlatan ve gene de dünyayı kendi içersinde kapsayan sonsuz Varlık olarak bu Tanrı düşüncesi en azından Spinoza’ya gizemci ve Kabalistik Musevi yazarları okuması tarafından telkin edilmiş görünür.

Kabalistik yazıların Spinoza’nın düşüncesi üzerindeki etkilerini abartmamak, giderek vurgulamamak için gerçekten dikkatli olmamız gerekir. Aslında onlarla hiç de duygudaş değildi. ‘‘Çılgınlıkları bende sonu gelmez bir şaşkınlık yaratan belli kabalistik ıvır zıvırı okudum ve biliyorum.’’7 Bu yazılarda tanrısal gizlerden çok çocukça düşünceler buluyordu. Ama, örneğin Dunin-Borkowski’nin ileri sürdüğü gibi, bundan Spinoza’nın kamutanrıcı birciliğinin daha sonraki tohumlarının bu yazılarla tanışıklığı tarafından ekilmiş olmadığı sonucu çıkmaz. Ve üstelik Kabala’nın geç yazılarının etkisini düşmeyi istiyor olsak bile, Yahudi yazarların düşüncesi üzerinde belli bir biçimlendirici etki yaratmış olduklarını düşünmek için en azından tahmini aşan kanıtlar vardır. Böylece, bir uzam kipinin ve bu kipin düşüncesinin, ayrı yollarda anlatılmış olsalar da, bir ve aynı şey olduklarını söyledikten sonra, Spinoza ekler ki, ‘‘Belli Museviler bunu kavramış gibi görünürler, ama karışık biçimde; çünkü Tanrının ve Onun anlağının ve Onun anlağı tarafından kavranan şeylerin bir ve aynı şey olduğunu söylüyorlardı.’’8 Dahası, Spinoza bir geç Orta Çağ yazarı olan Chasdaï Crescas’a açık bir göndermede bulunur.9 Crescas özdeğin belirsiz bir yolda Tanrıda önceden-varolduğunu ileri sürüyor, ve bunu bir varlığın kendi içinde o şeyden hiçbirşeye iye değilse başka bir şeyin nedeni olamayacağı ilkesi üzerine dayandırıyordu. Ve bu düşünce belki de Spinoza’nın uzamı tanrısal bir yüklem olarak görüşünün gelişmesine olumlu bir etkide bulunmuş olabilir. Spinoza Crescas’ın belirlenimciliği tarafından da etkilenmiş olabilir: Crescas hiçbir insan kararının karakter ve güdü terimlerinde açıklanamayacağı görüşündeydi.

Spinoza üzerindeki bir başka olası etki kaynağı da onun kamutanrıcı eğilimli Rönesans felsefecilerini incelemesiydi. Giordano Bruno’nun yazılarının Spinoza’nın kitaplığında kapsanan çalışmaları gösteren katalogda görünmediği doğrudur. Ama Kısa İnceleme’deki belli pasajlar onun Bruno’nun felsefesini bildiği ve gençlik yıllarında ondan etkilenmiş olduğunu açığa çıkarıyor gibi görünür. Dahası, Bruno Natura naturans ve Natura naturata arasındaki ayrımı kullanıyordu ve bu Spinoza’nın dizgesindeki önemli özelliklerden biriydi.

Yahudi yazarları incelemesinin ve Bruno gibi Rönesans Doğa felsefecilerini okumuş olmasının Spinoza’nın düşüncesi üzerinde yaratmış olduğu göreli etkinin derecelerini ilgilendiren tartışmayı kesin bir biçimde bir sonuca bağlamak oldukça güçtür. Ama her iki inceleme çizgisi yoluyla Tanrıyı Doğa ile özdeşleştirmeye doğru güdülenmiş olduğunu ve bu özeksel düşüncenin yalnızca Kartezyenizm üzerinde düşünme yoluyla türetilmemiş olduğunu söylemek yanlış olmayacak gibi görünür. Anımsanmalıdır ki Spinoza hiçbir zaman bir Kartezyen olmamıştı. Gerçekten, Descartes’ın felsefesinin bir parçasını more geometrico açımlamıştı; ama, açımlamaya bir sunuş yazısında10 bir dostunun bildirdiği gibi, bu felsefeyi kabul etmiyordu. Kartezyenizmin onun için yapmış olduğu şey ona bir yöntem ideali, ve Bruno’nun coşkulu anlatımlarına ve hele hele ‘‘Kabalistik ıvır zıvırın çılgınlığına’’ çok üstün olan sıkıca örülü ve dizgesel olarak geliştirilmiş bir felsefenin bilgisini vermiş olmaktı. Spinoza hiç kuşkusuz Kartezyenizmden etkilendi; ama ona hiçbir zaman tam gerçeklik olarak bakmadı. Ve ona Descartes’ın ve Bacon’ın felsefelerindeki başlıca eksikliklerin neler olduğunu düşündüğünü soran Henry Oldenburg’a yazarken ilk ve ana eksikliğin ‘‘bu felsefecilerin tüm şeylerin ilk neden ve kökenlerinin bilgisinden çok uzaklara sapmış olmaları’’ olduğunu ileri sürdü.11

Spinoza’nın terminoloji ve kavramlar açısından Skolastizme genel olarak kabul edildiğinden daha fazla borçlu olduğu söylenir. Ama, Spinoza’nın Skolastizmin belli bir bilgisini edinmiş olmasına karşın, bunun yakından ya da derinden olmuş olduğunu söyleyemeyiz. Skolastik filozoflar ile Leibniz durumunda gördüğümüz doğrudan ve kapsamlı bir tanışıklıktan yoksundu. Stoacılığa gelince, etkisi ahlaksal kuramında açıktır. Eski Stoacıların yazılarından en azından birkaçını biliyor ve hiç kuşkusuz Rönesans’ın yeniden dirilmiş Stoacılığını yakından tanıyordu. Politik düşüncesinde Hobbes’dan etkilendi, ama Jarig Jellis’e bir mektubunda Hobbes’un görüşleri ile kendininkiler arasındaki bir ayrıma dikkati çeker. Ama başka felsefecilerin Spinoza üzerindeki etkilerini izlemeye çalışmak ilginç olsa da, dizgesinin kendi yaratısı olmuş olduğu olgusu ortadadır. Katkıda bulunan etkilere yönelik tarihsel araştırma düşüncesinin güçlü özgünlüğünü görmeyi engellememelidir.





4. Başka Felsefelerin Spinoza’nın Düşüncesi Üzerindeki Etkileri

Spinoza’nın Descartes’ın felsefesinin bir bölümünü more geometrico açımladığını gördük; ama o sıralar Kartezyen dizgenin bir yandaşı bile değildi. Ve bu olgu kendisinin Törebilim’de kullandığı yöntemi yanılmaz olarak görmemiş olduğunu göstermek için ileri sürülmüştür. Ama sanırım bir ayrımın yapılması gereklidir. Gerçekten de açıktır ki Spinoza bu yöntemin açımlama formülleri, Q.E.D. gibi harflerin ve sonurgu gibi sözcüklerin kullanımı gibi dışsal süslerine büyük bir önem vermiyordu. Gerçek felsefe bu geometrik süslemelerin ve biçimlerin kullanımı olmaksızın sunulabilirdi. Evrik olarak, yanlış bir felsefe de geometrik bir görünüş altında sunulabilirdi. Öyleyse, Spinoza’nın bu yöntemi yalnızca dışsal öğeler göz önüne alındığında yanılmaz olarak görmediğini söylemek doğru olacaktır.

Ama yöntemden anlaşılan şey dışsal geometrik süslemeler değil de dahaçok önermelerin açık ve seçik ideları anlatan tanımlardan ve kendiliğinden açık belitlerden çıkarsanması ise, öyle görünür ki yöntem hiç kuşkusuz Spinoza’nın gözünde gerçek felsefeyi geliştirmenin yanılmaz bir aracıydı. Örneğin, eğer tanımlarına bakılırsa, sözel anlatım söz konusu olduğu sürece bunlar yalnızca Spinoza’nın belli terimleri anlamada seçtiği yolları anlatırlar. Söz gelimi, ‘‘Yüklem ile anlağın tözde onun özünü oluşturuyor olarak algıladığı şeyi anlıyorum,’’12 ya da, ‘‘İyi ile pekinlikle bize yararlı olduğunu bildiğimiz şeyi anlıyorum.’’13 Ama Spinoza her tanımın açık ve seçik bir ideayı anlattığına inanıyordu ve ‘‘her tanım ya da açık ve seçik idea gerçektir.’’14 Ve eğer anlak açık ve seçik idealar ile işliyor ve bunların mantıksal imlemlerini çıkarsıyorsa yanılgıya düşemez; çünkü kendi doğasına, usun kendi doğasına göre işlemektedir. Böylece Francis Bacon’ı ‘‘insan anlağı yalnızca duyuların yanılabilirliği yoluyla değil, ama ayrıca salt kendi doğası yoluyla da yanılgıya düşebilir’’ diye düşündüğü için eleştiriyordu.15

Ama Spinoza’nın kendi geometrik yöntemini yanılmaz olarak görmediğini söyleyenler şu noktayı göz önünde bulunduruyor olabilirler. O açık ve seçik idealardan mantıksal çıkarsamayı dünyanın açıklayıcı bir yorumunu sağlıyor olarak, görgül dünyayı anlaşılır kılıyor olarak görüyordu. Ve bu bakış açısı nedensel ilişkinin mantıksal imlem ilişkisine koşut olduğu varsayımını içerir. İdeaların düzeni ve nedenlerin düzeni aynıdır. Vargıların uygun bir tanımlar ve belitler kümesinden mantıksal çıkarsanışı aynı zamanda metafiziksel bir çıkarsamadır ve bize olgusallığın bilgisini sunar. Burada önümüzde bir sayıltı ya da varsayım bulunur. Ve eğer Spinoza’dan bunu aklaması istenseydi, yanıtı varsayımın gelişmiş dizgenin deneyimini edindiğimiz dünyanın uyumlu ve kapsamlı açıklayıcı bir yorumunu verme gücü tarafından aklandığı biçiminde olurdu. Öyleyse, sorun yalnızca belli bir yöntemi kullanmanın yanılmaz bir biçimde bize dünyanın gerçek bir felsefesini verdiğini varsayma sorunu değildir. Bu dahaçok yöntemi kullanmanın sonuçlar tarafından, daha açık bir deyişle, gelişmiş dizgenin bu yöntemin yardımıyla yapmayı ileri sürdüğünü yapmaya gücü tarafından aklanması sorunudur.

Bununla birlikte, bana Spinoza’nın varsayımlardan ya da sayıltılardan söz etmeye istekli olmuş olduğu oldukça kuşkulu görünüyor. Törebilim’de ‘‘ideaların düzen ve bağıntıları şeylerin düzen ve bağıntıları ile aynıdır’’16 dendiğini okuruz. Bu önermenin tanıtında gerçekliğinin Törebilim’in ilk bölümünün dördüncü belitinden açık olduğu belirtilir: ‘‘Etkinin bilgisi nedenin bilgisine bağımlıdır, ve onu kapsar.’’ Ve ekler, ‘‘Çünkü nedeni olan herşeyin ideası, etkisi olduğu nedenin bir bilgisine bağımlıdır.’’17 Hiç kuşkusuz ileri sürülebilir ki, bir etkiyi yeterli olarak bilmenin onun nedenini bilmeyi kapsadığını kabul etsek bile, bundan nedensel ilişkinin mantıksal imlem ilişkisine koşut olduğu sonucu çıkmaz. Ama önemli olan nokta Spinoza’nın bu koşutluğun ileri sürülmesini yalnızca bir sayıltı ya da varsayım olarak değil ama açıkça doğru birşey olarak kabul etmiş gibi görünüyor olmasıdır. Onun için, hiç kuşkusuz, gelişmiş dizgenin tutarlı ve açıklayıcı gücüne onun gerçekliğinin kanıtı olarak başvurmak bütünüyle olanaklı olacaktı. Dahası, gerçek felsefenin tümdengelimli ya da bireşimci biçimde açımlanışı zorunlu olmayacaktı; başka bir sunuş biçimini de seçebilirdi. Ama sanırım Spinoza’nın dizgeyi yalnızca pragmatik ya da görgül doğrulamayı kabul eden bir sayıltı ya da varsayım üzerine dayanıyor olarak görmemiş olduğu düşünülebilir. Albert Burgh’a bir yazısında ‘‘En iyi felsefeyi bulmuş olduğumu ileri sürmüyorum, gerçek felsefeyi anladığımı biliyorum’’18 diyordu. Ve bu sözler tutumunu hayranlık verici bir biçimde anlatıyor görünür.

Spinoza’ya göre felsefi uslamlamanın asıl düzeni varlıkbilimsel ve mantıksal olarak önsel olanla, eş deyişle, tanrısal öz ya da doğa ile başlamamızı, ve sonra mantıksal olarak çıkarsanabilir evreler yoluyla ilerlememizi gerektirir. ‘‘Felsefi uslamlama düzenini izlememiş’’ düşünürlerden söz eder. ‘‘Çünkü, bilgiye ve doğaya önsel olduğu için tüm şeylerden önce düşünmüş olmaları gereken tanrısal doğayı bilginin düzeninde sonuncu olarak düşündüler, ve duyuların nesneleri dedikleri şeylerin tüm şeylere önsel olduklarına inandılar.’’19 Bu yaklaşımı benimseyerek Spinoza kendini hem Skolastiklerden hem de Descartes’tan ayırdı. Örneğin St. Thomas Aquinas’ın felsefesinde anlık Tanrı ile değil ama duyusal deneyim nesneleri ile başlar, ve bunlar üzerine düşünme yoluyla Tanrının varoluşunun doğrulanmasına yükselir. Böylece, felsefi yöntem söz konusu olduğu sürece, Tanrı düşünceler düzeninde önsel değildir, gerçi varlıkbilimsel olarak önsel ya da doğa düzeninde önsel olsa da. Benzer olarak, Descartes Cogito, ergo sum ile başlar, Tanrı ile değil. Dahası, ne St. Thomas ne de Descartes sonlu şeyleri sonsuz Varlıktan, Tanrıdan çıkarsayabileceğimizi düşündüler. Bununla birlikte, Spinoza Skolastiklerin ve Descartes’ın yöntemlerini kabul etmez. Tanrısal töz hem varlıkbilimsel düzende ve hem de düşünceler düzeninde önsel olarak görülmelidir. En azından, doğru bir felsefi ‘‘uslamlama düzeni’’ izlenecekse, Tanrı düşünceler düzeninde önsel olarak görülmelidir.

İki noktaya hemen değinmekte yarar vardır. İlkin, eğer sonsuz tanrısal töz ile başlamayı öneriyorsak, ve eğer bu tözün varoluşunun doğrulanışı bir varsayım olarak görülmeyecekse, tanrısal özün ya da tözün tanımının onun varoluşunu kapsadığı gösterilmelidir. Başka bir deyişle, Spinoza varlıkbilimsel uslamlamayı şu ya da bu yolda kullanmaya kararlıdır. Başka türlü Tanrı idealar düzeninde önsel olmayacaktır. İkinci olarak, eğer Tanrı ile başlamayı ve sonlu şeylere ilerlemeyi öneriyor, nedensel bağımlılığı mantıksal bağımlılığa benzeştiriyorsak, evrende olumsallığı olanaksız olarak görmemiz gerekecektir. Hiç kuşkusuz bundan sonlu anlığın tikel sonlu şeylerin varoluşunu çıkarsamaya yetenekli olduğu sonucu çıkmaz. Ne de Spinoza yetenekli olduğunu düşünüyordu. Ama tüm şeylerin Tanrıya nedensel bağımlılıkları mantıksal bağımlılığa koşut ise, özgür yaratılış için hiçbir yer yoktur; ne özdeksel şeyler dünyasında olumsallık için, ne de insan özgürlüğü için zemin vardır. Var gibi görünebilen herhangi bir olumsallık ancak görünüştedir. Ve eğer kimi eylemlerimizin özgür olduğunu düşünüyorsak, bunun biricik nedeni onların belirleyici nedenleri konusundaki bilgisizliğimizdir.