|
Türk milleti olarak maalesef çok zor bir dönemden geçmekteyiz. Eğer böyle bir dönem olmasa sanırım ben de yazmayacaktım. Adam damdan düşerken, her kattan aşağıya doğru hızla inerken, Buraya kadar iyi, diyormuş. Halbuki bu düşüşün onun sonu olduğundan maalesef bihaber, acaba toplum olarak bu düşüş bizi ne kadar ilgilendiriyor? Sanırım aynı gemide olduğumuzdan her birimizi ilgilendiriyor, başka gidecek bir memleketimiz yok maalesef. Üretmeden tüketen toplumlar maalesef sonunda yok olmaya mahkumdurlar. Millet olarak biraz da balık hafıza demeyelim ama hafıza zayıflığı var sanırım hepimizde, bu iyi mi kötü mü o da tartışılır tabii. Belki birinin bize karşı işlemiş olduğu hatayı veya uğradığımız bir haksızlığı affetmek en iyisi. Çünkü affetmek hem üzerimizdeki yükü atmak hem de insani bir görev ve karşı tarafı bağışlamak bir erdem olsa gerek. Bu yapılan kötülüğün topyekûn bir toplumu veya milleti ilgilendirmesi, hele hele ayağımızın altındaki toprak parçasının yok olması pahasına buna göz yummamız söz konusu bile olmamalı. Atalarımız bu toprakları bize yalınayak, yokluklar içerisinde savaşarak kazanıp teslim etmişlerdir. Bu toprakları korumak Türk milletinin baş görevi olmalı, bu konuda herkesin duyarlı olduğunu da biliyorum. Atatürk Kurtuluş Savaşını başlatırken ve bu yola baş koyarken maalesef ümmetçilikten önce bir millet duygusu yaratmış, sonra bu milleti tek bir amaç uğrunda toplamış ve başarmıştır. Çok şükür şimdi millet duygusuna erişmiş ve idrakine varmış milyonlar var. Karamsar olmayalım ama bu milleti de Türk kelimesini ağzına almaktan utanmayan, Türk gibi düşünen, Türkçe konuşan bizler yönetmeliyiz. Seçimlerimizi ona göre yapmalıyız. Burada sağ veya sol partilerden bahsetmiyorum; önce vatan diyen, vatan sevgisini her şeyin üstünde tutan, atalarımızdan aldığımız emaneti çocuklarımıza, daha ilerilere taşıyıp, bu güzel topraklarımızı çocuklarımıza herkesin mutlu olduğu, adaletsizliğin yaşanmadığı yaşanabilir bir ülke olarak bırakmak zorundayız. Bu bilinçle hepimize görevler düşmektedir, böyle bir bilinçle davranmak ve buna göre seçimlerimizi yapmak zorundayız. Çünkü biz neysek veya neye layıksak öyle yönetilmemiz gerekir, bizi yönetenler de odur. Türk milleti olarak dünyada saygınlığı olan bir ülke olmak zorundayız. Ama toplumumuzun yumuşak karnı sanırım din ve buradan vurmaya devam ediyorlar. Din ticareti yapmak artık moda ve prim yapıyor. Müslüman cumhurbaşkanı Müslüman başbakan v.s
Acaba peygamber efendimiz zamanında tüm yöneticiler Müslüman mıydı, yoksa işi ehline mi veriyorlardı? Peygamber efendimiz bir gün vali atayacak ve vali adayları bulunmasını emreder. Bir süre sonra huzura gelirler. Efendim falanca vali adayı çok dürüst, beş vakit namazında, dört dörtlük ama bu konuda biraz tecrübesiz, derler. Başka? diye sorunca, Falanca da var işinde uzman ama gayrimüslim, derler. Efendimiz der ki, Birinci adayınız çok iyi birisi olabilir ama ehil olmadığı için devlete zarar verebilir istemeyerek de olsa, der ve gayrimüslim adayı seçer. Hem peygamber efendimiz zamanında devlet şeriatla mı yönetildi, hangi kurallar geçerliydi, günün şartlarına göre kanunlar vardı. Güne ve zamana göre kanun yapmak bir zorunluluktur. 10 veya 20 yıl önce bilişim suçu mu vardı olmayan bir şeyin kanunu mu olur? İslam hedefi söyler, hırsızlık yapmak suç ve günahtır der. Zaten tüm devletlerde ve dinlerde hırsızlık suçtur. Yasalar toplum, gelenek, örf ve adetleri yani hassas noktalar gözetilerek yapılır. Adalet tam olarak sağlanmalı, toplum vicdanı rahat olmalıdır. Bakın bir örnek vereyim: AKP Kasım 2010 itibariyle bir af yasası çıkarttı, Bağkur, vergi, elektrik, su vs. birçok borçlara af geldi ama naylon fatura kesene de af çıktı. Şimdi burada bu mantığı açıklayabilecek olan var mı? Bir insan niye naylon fatura keser, üçkağıtçılık hırsızlık için değil mi, yani bile bile yapar. Bağkurunu veya vergisini ödeyemeyen için, hadi diyelim kriz çıktı, zora düştü ödeyemedi tamam da zora düştüm çalayım diyen insanı devlet affederse kamu vicdanı yara alır, toplum hırsıza verileni mükafat olarak algılar ve güven sarsılır. Devleti yönetenlerin başlıca görevi adaleti temin etmek olmalıdır, demokrasi budur. Demokrasi muhalefeti ile güçler ayrılığı ile kurumları ile seçimle milletin kendi kendini yönetmesidir. Ne kadar oy alırsanız alın, hukuk kuralları içerisinde yönetmesidir. Çok oy alanın hükmetmesi hiç değildir. Vekil seçilirken ettikleri yemine bağlı kalmalılar namus ve şerefleri üzerine yemin ediyorlar ama ne kadarı bunlara sadık kalıyor düşünmeye değer doğrusu. Bir söz vardır, zenginle devletin işine akıl ermez diye, şahsen ben burada zenginin işine akıl ermediğine pek inanmıyorum. Çok dürüst, bu memleket için çok fedakarlık yapan müteşebbislerimiz var tabii, istisnalar hariç. Eğer onlar da yolsuzluk v.s yapıyorsa bunda da devleti yönetenlerin suçu var. Devleti yönetenlere bakıyoruz söyledikleri ile yaptıkları taban tabana zıt, yani ne söylendiğine değil ne yapıldığına bakmak lazım. Demirelin bir sözü var: Siyasette ne söylediğine değil ne söylemeyeceğine bakacaksın. Türkiye de böyle maalesef. Toplum olarak artık öyle bir yere geldik ki, yiyene, çalana, çırpana helal olsun der hale geldik. Yemeyeni, dürüst insanı nerdeyse dışlar, beceriksizlikle suçlar hale geldik .. Burada anlatmak istediğim din değil, zaten bu konuda uzman da değilim, bu konuları sağ olsun Y. Nuri Öztürk hocamız çok güzel izah etmektedir. Giordino bu konuda ne güzel söylemiş: Tanrı iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrıyı kullanır. AKP. iktidarının yedi yıllık döneminde Türkiyede neler değişti, toplum olarak hayatımızda neler oldu, ne kadar zenginleştik veya ne kadar demokrat bir ülke olduk; insan hakları ne kadar değişti, iyi veya kötü yönde neler oldu, bunlara bakmak lazım. Milli ekonomimiz ne oldu, kişi başına yıllık gelirimiz ne oldu, daha iyi şartlarda mı yaşıyoruz artık, daha mı mutlu bir toplum olduk, dünyada daha saygın bir yere mi geldik, insanlar daha mı kolay iş buluyor, ekonomimiz ileri seviyede mi, üreten bir toplum mu olduk, insanlar birbirine daha mı saygılı oldu, adaletli mi yönetiliyoruz, ihracatımız mı arttı ithalata göre, terör, trafik sorunu, ne kadar sorunumuz varsa hepsi çözüldü mü; yoksa her şey daha mı kötü oldu? Niye insanımız tekrar aynı partiyi iktidara taşıdı? Aslında insanlar daha da yoksullaştı üç kuruşa muhtaç hale geldi. İktidar partisi bizi seçmezseniz bunlar da gider diyerek, korku salarak oy mu topluyor? Nasıl oluyor, büyük şehirlerde bireysel olarak vatandaştan yardım veya vaatle oy alınmıyor mu? Benim şahsen tanık olduğum Anadolu idi. Nasıl oy alındığını biliyorum. Seçimden önce bir köye, mecra veya kasabaya gidiliyor ve insanların ihtiyaçları tespit edilip, Ne istiyorsunuz? diye soruluyor. Her kasabanın veya köyün ihtiyacı farklı; kimi yollarına kilit taş istiyor, diğerleri başka bir şey. Parke taş seçimden önce oraya dökülüyor, Ne zaman yapılacak? Tabii seçimden sonra... Bir başka köy, Ne istiyorsunuz? Köy odası veya mezarlık duvarı v.s
Önce ön malzeme getiriliyor. Ne zaman yapılacak diye sorduklarında cevap her zaman ki gibi: Seçimden sonra. İşte televizyonlara yansıyanlar. Kış günü elektriği olmayan köye buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi elektrikli ev aletleri veriliyor. Aç insan ne yapsın dolabı, makineyi? Ellerine yüz lira, elli lira tutuşturulan insanlar
Madem biz geliştik, refah düzeyimiz arttı, niye insanlar muhtaç, neden bir torba erzak için birbirlerini eziyorlar? Türkiyede asıl sorgulanması gereken bunlar ama insanların aydınlanması lazım, karnı aç olan insan önce midesini düşünür, karnı tok insan farklı ihtiyaçlar için düşünmeye başlar, sorgulamaya başlar. Eski bir laf var: yiyim, giyim,evim. İnsanların birinci ihtiyacı yemek, bu olmazsa olmaz. Eğer yiyeceği bulmuşsa ikinci sırada giyinmek gelir, üçüncü sırada da barınmak, ev. Bunlara tam olarak ulaşıp, gıda ve barınma ihtiyacından kaygı duymamaya başladığı zaman sıra diğer önceliklere gelir ve o zaman sorgulamaya başlar, daha refah ve sosyal bir hayat aramaya başlar. İşte burada AKPnin yaptığı, insanları bu üç önemli ihtiyaçlardan kurtarmayıp sorgulamaya düşünmeye başlamalarını önlemek. Bir dost bir post yeter felsefesini de anlattın mı tamam, yani şükür etmek, insanların gelir düzeylerini belli bir seviyede tutmak. Tabii kendi çevrelerinden bahsetmiyoruz. Neden AKPye oy verenlerin büyük çoğunluğu alt gelir grubundan, manidar. Amaç maraba toplum yaratmak, kendi iktidarlarını devam ettirebilmek. Önemli olan burada insanımızı uyandırmamak, uyutmak efendim. Milleti de sanki zenginleşmiş gibi gösterip pembe tablolar çizmek, bizleri çağ atladığımıza inandırmak. Nasıl zenginleştik peki? Efendim bakınız paramız değerlendi. Paramızdan sıfır attık ne oldu, attık da daha mı zengin olduk? Enflasyon düşmüş, ne oldu? Geliri olmayan insanların enflasyonu her zaman yüzde yüzdür, onun için sıfır da olsa aynı yüzde yüzde olsa aynı. Ugandada veya birçok Afrika ülkesinde durum aynı. Ne demişler, alan yok ki satanı öpeyim misali. Maalesef bu son yıllarda birçok yeni milyonerlerimiz türemiş; bunun yanı sıra milyonlarca insanımız da kuru ekmeğe muhtaç hale düşmüştür. Yani öyle bir hale geldik ki artık ya zenginsin ya da fakir, ortası artık maalesef yok. En başında ne demişlerdi: Bütün sermayeyi yayacağız, yayıldı ama belli kesime. Artık ufak esnaf çekini ödeyemez durumda, kredi kartlarından dolayı icraya düşen vatandaş yüz binleri bulmakta. Aslında bu sadece madalyonun görünen tarafı. Başbakanımız çağ atladık diyorsa doğrudur, herhalde koskocaman Türkiye Başbakanının yalan söyleyecek hali yoktur Ama karamsar olmamak lazım, yani otoyollar, duble yollar yapılmadı mı, yapıldı. Ormanları kesip santral yapılıyor mu? Evet canım, ekmeği, parayı boş ver, hem parayla saadet mi olur Otoyollara, santrallere bak ve mutlu ol. Mutlu olmayı bilmiyoruz sanırım. Ne güzel bak tüm bankalarımızı sattık, isimleri de artık yabancı oldu. Ne güzel bak modernleşiyoruz, her şey Avrupai, bize de iyilik yaramıyor. Neymiş öyle o Demirbank, Ziraat, Halkbank falan nedir öyle? Artık banka isimleri de yabancı oldu, yani modernleştik Daha önce hiç angus eti yemiş miydiniz? Hayır tabii ki, sizin için ta kaç bin kilometreden getirildi . Peki Bulgar koyunu eti, altın çilek
Bunlar hep bizler için yapılan fedakarlılar, sonsuz şükranlarımızı sunmak lazım hep şikayet ediyoruz. AKP iktidarının Türkiyeye sağladığı faydalar saymakla bitmez. Bak otoyollar, yollar
Dünyanın en pahalı benzini de bizde, neden daha pahalı, kaliteli de ondan, yani en kaliteli benzin bizde. Sonra yollarımız geniş artık, rampa aşağı motoru kapat, yarı yarıya benzin tasarrufu demek. Ben şahsen iktidarların ne söylediğine değil ne yaptığına inanırım. Bir şey yok diyorlarsa bil ki yakında olacak. Mesela enerji bakanı elektriğe zam yok falan diyorsa kesin yakında olacak demektir. Çalışmaya zaten çoktan başlamışlardır. Zaten zam olmaz bunun adı, fiyat ayarlaması olur. Peki bu iktidar gelirken ne demişti: Yoksulluk ve yolsuzluk bitecek. Bizde her şeyin tam tersinin olduğunu düşünürsek demek ki artacak. Hem Başbakan açıklama yaptı, bak yolsuzluk bitecek dedik, aha da yapıyoruz. Yol yapmış, meğer Başbakan yolsuzluk bitecek derken yol yapmaktan bahsetmiş. Millet ne dediklerini anlayamıyor maalesef, sonra dokunulmazlık kalkacak demişlerdi, kalktı mı, hayır; koltuklarını daha da sağlamlaştırdılar. Bırak dokunmayı artık yanlarına bile yaklaşılmıyor, hatta eleştiri bile yapılamıyor artık. Sıkıysa yap, Silivri kaç saatlik yol AB için ne demişlerdi: Hıristiyan Kulübü. Ne oldu da Hıristiyan Kulübüne girmek için can atar oldunuz? Müzakere tarihi aldınız diye, yani konuşmak için bile gündüz vakti Ankarada havai fişekler patlattınız, Avrupa fatihi oldunuz. Yandaş medya, yandaş yargı diye hep konuştular durdular ama biz anlamadık ne demek istediklerini. Bunun açılımı yandaş medya ve yandaş yargı yapıyoruz demekti aslında ve oldu da, yaptılar. Hani sonra 12 Eylülle hesaplaşmaktı niyetleri, ama hepsi lafta kaldı, kimseyle hesaplaşmadılar. Referandum döneminde 30 sene önce ölene bile ağladılar, ben şahsen 10 yıl önce ölen akrabama bile ağlayamıyorum, çok duygusal bir Başbakanımız var, Allah başımızdan eksik etmesin. Askere ağlanır mı, ölen şehitlerimize?... Canım onlar zaten bile bile gitmiyorlar mı? Askerliğin doğasında var, niye ağlayalım, üzülelim? Aslında bu kitapta okuyacaklarınızda bilinmeyen bir şey yok, herhangi bir belge de yok, sadece basına yansıyan haberlerden, okuduğumuz yazılı ve görsel basına yansıyan 8 yıllık dönemde okunan ve konuşulan haberlerden derlemeler var. Amacım bir daha hatırlatmak. Sadece bir kısmını başlıklar altında hatırlamak. Millet olarak bizi yönetecekleri seçerken çok dikkat etmeliyiz. Vatan çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan önde tutmalıyız. Çünkü gün gelip bizim çıkarlarımızın hiçbir işe yaramadığını anladığımızda çok geç olmuş olabilir. Atalarımız bu memleketi nasıl teslim etmişlerse, biz daha iyisini bizden sonra gelecek kuşaklara bırakmak zorundayız. Benim bir oyum var, ondan başka bir şey yapamam demek de kolaycılık oluyor sanırım. 10 milyon aynı düşünen kişi varsa, herkes bir kişiyi aydınlatsa eder 20 milyon. Bir Kızılderili atasözü vardır: Son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan, ancak ondan sonra paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız. Ama iş işten geçtikten sonra
Oynanan oyunu hala mı anlayamadık acaba? Açık olması gerekiyor ama insanların bazı şeylerin farkına varması için bazı istemediğimiz durumları görmemiz gerekiyor galiba. Güneşin tadına yağmur olmasaydı varamazdık aslında. Zıtlıklar, kötülükler de, özel yaşamımız da aynıdır. Kötülükler bize tutulan birer aynadır aslında. O aynada güzelliklerin farkına varırız. Herkese güzel bir farkındalık dilerim. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmana yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin dahi farkına varacak kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmene yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kazanç diliyorum. Son elvedayı atlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum. Güneşin farkına varacak kadar yağmur yemiş olmamız gerekir
2007 Ağustosta görev süresi dolacak olan Ahmet Necdet Sezerin yerine seçilecek AKP cumhurbaşkanı adayı aylardır Erdoğan mı, Arınç mı veya Gönül mü derken, çeşitli spekülasyonlardan sonra 25 Nisanda Erdoğan, adayını, Kardeşim Abdullah Gül, diye açıkladı. Çünkü beraber yürümüşlerdi bu yollarda. Nasıl olsa Gül başbakanlık koltuğunu seve seve vermişti, vefakardı. Zaten Erdoğan milletvekili seçilince Siirtten, verecekti Başbakanlık koltuğunu. Emanetçi bir Başbakan Gül. Nasıl bir aday peki? Sayın Gül daha önce Türkiyeyi Avrupa insan haklarına şikayet etmiş, Türkiye Cumhuriyeti ile kavgalı bir başbakan ve sonra Cumhurbaşkanı. Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde ne demiş: Türkiye Cumhuriyetinin sonu gelmiş ve kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz. Nasıl ama Bu zat maalesef şimdi Cumhurbaşkanı, daha önceleri de Avrupaya verip veriştiren yine Sayın Gül. Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübü, bizi sömürmek istiyorlar ve her zaman bize düşmanlar, bunları söyleyen de yine Abdullah Güldür. Ama şimdi maalesef oraya girmek için can atıyorlar yine onlar. Sonra artık Başbakanımızın nikah şahitleri bile Avrupalı liderler, ne tuhaf değil mi? Bakınız 27 Nisan Hürriyette çıkan habere, Çankayada noter olmam, demiş, ne denir doğru söze Ama maalesef ben hatırlamıyorum seçildiğinden bu yana veto ettiği bir yasa varsa; bırak veto etmeyi, bildiğimiz noterlerden daha hızlı; akşam gönder sabah al, okumaya ne gerek var, kardeşinin yanlış yapacak hali yok. Güven meselesi; devletin zirvesinde böyle güven, uyum hep özlediğimiz bir durum, ah bir de muhalefet olmasa ülkeyi ne güzel yönetecekler ama işte muhalefetsiz bir cumhuriyet daha icat olmadı Sonra Anayasa Mahkemesi de hükümeti çalıştırmıyordu. Neyse ki o işi hallettiler de rahatladık. Yüksek Hakimler Kurulu da tamam. Bu arada ülke artık bayağı yol aldı. Demokrasi dediğimiz şeye yavaş yavaş gidiyoruz. Ekonomi de ilerdeyiz, artık dünyanın on altıncı ekonomisiyiz ama rekabet gücünde. Uluslararası yönetim geliştirme enstitüsü (IMD) tarafından yayınlanan veride Türkiye toplam rekabet gücünde 58 ülke arasında 2009da 47. sıradan 2010da 48. sıraya çıkmıştır. Bu hesapta kamu hizmetleri, alt yapı, iş dünyası performansı, ekonomik performans, GSYH, ARGE ve yabancı yatırım, issizlik vs var. Gerçi Başbakanımız ARGEye yapılan yardımda müthiş artış yapmışlar son beş yılda. Tübitaka yapılan yardım 100 milyondan 770 milyona çıkmış. Başbakan yardımcısı Nazım Ekren, Daha da artacak 2,5 katına çıkarmayı planlıyoruz, dedi. Peki burada sormak lazım: arttı da ne oldu, neler geliştirdiniz? İngilterenin Leicester Üniversitesinde sosyal psikoloji araştırmaları yapan White araştırmanın istatistik bilgileri yanı sıra 178 ülkeden 80 bin kişiden alınan cevaplarda en mutlu ülkeler zengin, sağlıklı ve akıllı toplumlar belirlenmiş. Etkenler arsında fakirlik ve sağlık da önemli rol oynamakta.
l-Danimarka 2-İsviçre 3-Avusturya 4-İzlanda 5-Bahama 6-Finlandiya 7-İsveç 23-ABD 35-Almanya 62-Fransa 82-Çin 90-Japonya 125-Hindistan 133-Türkiye
Bu da ülkemizin çok iyi yönetildiğini göstermiyor. İnsanlar mutlu değiller. Çin son yirmi yılda dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu, Rusya komünizmden yeni çıktı, Hindistan hızla gelişmekte ama biz nedense 80 yıldır hiç savaş görmememize, gelişmemenizin önünde hiçbir engel olmamasına rağmen hep yerinde sayan bir ülke olduk maalesef. Atatürkten sonra hızlı ve planlı bir gelişme sağlayamadık. Hep iç çekişmelerle uğraştık durduk. Uğraştığımız şeylere bakın lütfen: türban üzerinde oy avcılığı, olur mu hiç, bırak kardeşim bunları. Kürt, Türk, Alevi, Sünni
milletin böyle bir derdi olmadığı halde zorla böyle bir problem çıkartmaya çalışıyorlar maalesef. Bu insanların arasında problem olsa, kız alıp verirler mi birbirlerine, aynı apartmanda otururlar mı, birbirlerinden alış veriş yaparlar mı, aynı mezarlıkta hepsi üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşır mı? Avrupaya bakın, aralarındaki dil dahil ortak paydalarda buluşmaya çalışıyorlar, bakın paraları dahi aynı oldu. Onlar ayrılan veya öyle gözüken şeyleri ortak bir zeminde buluşturmaya çalışırken biz niye devamlı olmayan şeyleri farklı gibi göstermeye çalışıyoruz veya göstermeye çalışanları haklı gibi görmeye çalışıyoruz. Devletin görevleri içerisinde vatandaşının bir başka fikrin tarafına geçmesini önlemek, fikir olarak, vatandaşının çalınmasını, karşı safa geçmesini önlemek olmalı, niye misyonerler Türkiyede cirit atıp vatandaşın kafasını şu veya bu şekilde, bazen de parayla satın almaya çalışıyor? Güneydoğuya baktığımız zaman malum partinin mitinglerinde Avrupalı parlementerler hep ön safta, hapishanelerde ziyaret gerçekleştirmeler, ne işleri var bu insanların buralarda, uçaktan iner inmez hepsi Diyarbakırda soluğu alıyor; bunları anlayabilmek gerçekten zor. Bir baba düşünün, çocuğu uyuşturucuya başlamış, baba O onun kendi hayatı diyebilir mi? Bu zehri içimize kim akıtıyor veya niye izin veriliyor? Neyse, konumuza dönersek, 6 Haziran 2007 tarihli gazeteler de R.T.E. bakın ne dedi. Görsel basında da duyduk, Iraklı Kürt liderlere, Kabile reisi, dedi. Görüşmezmiş, ama daha sonraları 2010 dahil kaç kez kırmızı halılarda karşılandılar, başbakanlıkta ve köşkte ağırlandılar. Bu nasıl ikilem böyle, insan nasıl hava durumuna göre giyiniyorsa, başbakan da hava durumuna göre konuşuyor veya her yıl, hatta her ay görüşü veya huyu değişiyor. Ne diyelim, gelişim güzel şey aslında. Geçmişte, Anıtkabirde sap gibi duruyorsunuz, diyen R.T.E, Başbakan olunca kendi de sap gibi durmuyor mu? Laiklik elden gidiyor diyenlere, Ne diyorsunuz kardeşim, millet isterse gidecek tabii. Bizim için laiklik bir amaç değil bir araç, diyen Sayın Başbakan bakın 16 Haziranda ne demiş, laiklik mitinglerinde, Türkiye laiktir laik kalacak sloganına atfen yaptığı grup toplantısında. Biz de zaten aksini söylemiyoruz, tabii ki laik kalacak, demiş. Ne güzel değil mi, ortamına göre konuş, hatta gece başka gündüz başka olsa daha iyi olur. 23 Haziran 2007 sınır ötesi operasyonu için ne demiş Başbakan? ABD büyük elçisine gerekeni söyledik, Washingtondan cevap bekliyoruz. Bushu arayacakmış, sonra çıkan sonuca göre hareket edecekmiş, nedir bunun Türkçesi? Ey millet, ABD izin verirse operasyon yaparız veya verdiği izin ölçüsünde yaparız. Ne güzel değil mi? Bir bağımsız ülkenin yapacağı davranış mı bu Türk Milleti böyle yönetilmeyi hak etmiyor. Maalesef Türkiyede son yıllarda o kadar garip şeyler oluyor ki. Buyurunuz meşhur 27 Nisan bildirisi: T.S.K. laikliğin kesin savunucusudur ve bu konuda taraftır. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürkün, Ne mutlu Türküm diyene anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyetinin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Bildiri kısaca bu, ama ne oldu sen ne mutlu Türküm dersen başkası da başka der anlayışı, okullardan andımızı çıkarmak isteyenler? Hatta şu anda özerkliği bile artık çekinmeden konuşabilmek nasıl bir durumdur? Peki bu bildiriyi okuyan Paşa ne oldu? Meşhur Dolmabahçe buluşmasında, Aramızdaki sır bizimle mezara kadar gidecek, dediler. Ne sırrıysa? Paşamız emekli oldu, zırhlı arabayı aldı gitti. Ergenekonu hep merak etmişimdir. Bir Ergenekon terör örgütüdür gidiyor, basında sürekli bu örgüt yer alıyor. Bir terör örgütü düşünün ki örgüt mensupları hep belli yaş üstü veya gazeteci, politikacı, paşa vs. Ne garip ki hiç militanı yok, hepsi örgüt yöneticisi. Böyle bir örgüt ilk defa Türkiyede ortaya çıktı, dünyada bir örneği daha yok.
|