|
(Can Yayınları Resmi Web Sitesinden)
Lloyd Hustvedte (anısına)
Yaşlı adam, dar yatağın kenarında oturur, avuçları dizlerinin üzerine dayalı, başı öne eğik, sabit bakışları yere dikilidir. Tavana bir kamera yerleştirildiğinden habersizdir. Objektifin kapağı, dünyanın dönüş hareketini izleyerek sessizce çalışır, saniyede bir tıklayarak seksen sekiz bin dört yüz sabit fotoğraf çeker. Yaşlı adamın gözetlendiğinden haberi olsa, bu yine de hiçbir şey değiştirmeyecektir. Aklı başka yerdedir, yakasına yapışan uğursuz sorunun cevabını ararken, kafasında ürettiği hayaletimsi görüntülere saplanıp kalmıştır. Kimdir? Burada ne arıyor? Ne zamandan beri buradadır ve daha ne kadar kalacak? Şansımız varsa, zaman hepsini gösterecek. Şimdilik bize düşen, bu resimleri olanca dikkatimizle incelemek ve zamanı gelmeden karar vermekten kaçınmak. Odada bir sürü nesne var ve hepsinin üzerine kalın büyük harflerle tek sözcük yazan beyaz birer bant iliştirilmiş. Örneğin başucundaki sehpanın üzerindeki banda, MASA yazılmış. Lambanın üzerindeki banda LAMBA yazılmış. Hatta duvarda bile, ki ona tam olarak bir nesne de denemez, DUVAR yazılı bir bant var. Yaşlı adam bir an başını kaldırır, duvarı görür, üzerinde duvar yazılı bandı görür ve usulca duvar sözcüğünü telaffuz eder. Bu noktada bilinmeyen, adamın yazılı kâğıdı mı okuduğu, yoksa doğrudan duvara mı gönderme yaptığıdır. Şöyle olabilir: Okumayı unutmuştur, ama nesnelerin kendilerini hâlâ tanıyabilmektedir ya da tersine, nesneleri tanıma yetisini yitirmiştir, ama okumayı hâlâ unutmamıştır. Üzerinde, pamuklu kumaştan, mavi-sarı çizgili bir pijama, ayaklarında siyah deri terlikler vardır. Tam olarak nerede bulunduğu onun için belirsiz bir konudur. Bir odada mıdır, evet bir odadadır, ama odanın içinde bulunduğu bina nerededir? Bir evin içinde mi? Bir hastanede mi? Bir hapishanede mi? Ne kadar zamandır burada olduğu ya da buraya getirilmesine neden olan koşullar hakkında hiçbir fikri yoktur. Belki hep buradaydı; belki doğduğu günden beri yaşadığı yer burasıydı. Bildiği tek şey, yüreğinde dolup taşan inatçı bir suçluluk duygusunu bir türlü söküp atamadığıdır. Aynı zamanda, korkunç bir haksızlığa uğradığı duygusundan da kurtulamamaktadır. Odanın yalnızca bir penceresi vardır, ama perde iniktir ve hatırlayabildiği kadarıyla henüz dışarıya hiç bakmamıştır. Aynı şekilde, porselen tokmaklı kapıdan da dışarı bakmamıştır hiç. Buraya kapatılmış mıdır, yoksa canı isterse dışarı çıkabilir mi? Bu konunun araştırmasını yapmamıştır henüz, çünkü yukarıdaki paragrafta belirtildiği gibi aklı başka yerdedir, geçmişte bir yerlere takılıp kalmıştır, kafasının içinde tokuşup duran hayaletimsi varlıklar tarafından sürüklenerek, yakasını bırakmayan sorunun yanıtını bulmak için boğuşmaktadır. Resimler yalan söylemez ama baştan sona bütün hikâyeyi de anlatmazlar. Onlar yalnızca geçen zamanın bir kaydıdır, dışardan görünüşün kanıtlarıdır. Örneğin, iyi odaklanamamış siyah-beyaz görüntülü resimlerde yaşlı adamın yaşı belli değildir. Kesinlikle söylenebilecek tek gerçek genç olmadığıdır, ama yaşlı kelimesinin biraz esnek bir anlamı vardır ve altmış ile yüz yaşı arasında herkes için kullanılabilir. Böylece bundan böyle odadaki adama yaşlı adam demekten vazgeçip Bay Boş diyeceğiz. Şimdilik bir önad gerekmeyecek. Bay Boş, nihayet yatağından kalkar, dengesini tutturmak için kısaca duraklar ve sonra odanın öbür ucundaki masasına doğru ayaklarını sürüyerek ilerler. Sanki huzursuz ve çok kısa bir gece uykusundan, yorgunluğunu tam atamadan uyanmıştır. Terliklerinin tabanının çıplak ahşap döşeme üzerinde sürtünmesi zımpara sesini hatırlatır. Uzakta, odanın içinde bulunduğu binanın ötesinde ölgün bir kuş sesi duyulur belki bir karga, belki bir martı, hangisidir bilemez. Bay Boş, çökerek gövdesini masa başındaki koltuğuna yerleştirir. Bunun fazlasıyla rahat bir koltuk olduğuna karar verir, kahverengi yumuşak deriyle kaplanmıştır, kollarını ve dirseklerini yerleştireceği kolçakları vardır, o istediği zaman öne arkaya sallanmasını sağlayan yaylı mekanizması da caba, zaten onun da oturur oturmaz yapacağı tam da budur. Öne arkaya sallanmanın rahatlatıcı bir etkisi olur ve Bay Boş bu hoş gidiş gelişlere kendini kaptırınca, çocukluğunda odasında duran sallanan atı hatırlar ve adı Beyaz Benek olan tahta atın üzerine binip çıktığı bazı hayalî yolculukları yeniden yaşar, çocuk Bay Boş un zihninde, bu alnında beyaz lekesi olan boyanmış bir tahta at değil, yaşayan hakiki bir attır. Çocukluğuna doğru çıktığı bu kısa yolculuktan sonra Bay Boşun boğazını yine bir endişe düğümü sarar. Yüksek sesle, Bunun olmasına izin vermemeliyim, der, sesi bezgindir. Sonra öne doğru eğilir, maun masasının üzerine özenle üst üste yerleştirilmiş kâğıt ve fotoğraf destelerini incelemeye koyulur. Önce, sekiz çarpı onluk, siyah-beyaz fotoğraflardan üç deste alır, bunlar, farklı yaşlardan ve farklı ırklardan kadın ve erkek yüzleridir. En üstteki fotoğrafta yirmi yaşlarında genç bir kadın vardır. Koyu renk saçları kısa kesilmiştir, merceğe bakan gözlerinde yoğun, dertli bir bakış vardır. Resim dışarıda çekilmiştir, bulunduğu yer bir Fransız, hatta belki bir İtalyan kenti olabilir, bir ortaçağ kilisesinin önünde durmuştur, üzerinde manto ve başında eşarp olduğuna göre, mevsimin kış olduğunu tahmin etmek yanıltıcı olmayacaktır. Bay Boş, kadının gözlerinin içine bakakalır, kim olduğunu hatırlamak için iyice zorlar kendini. Yirmi saniye sonra, kendi kendine fısıldadığı tek sözcüğü kulağıyla duyar: Anna. Bir an için olağanüstü güçlü, sıcacık bir sevgi seline kapılır. Sakın Anna bir zamanlar evli olduğu kadın olmasın? Yoksa, acaba kendi kızının fotoğrafına mı bakmaktadır? Bu düşünceleri aklından geçirir geçirmez, yeniden suçluluk dalgasına kapılır, onun bildiği, Annanın öldüğüdür. Daha da kötüsü, Anna nın ölümünden kendisinin sorumlu olduğundan kuşkulanır. Hatta şöyle de olabilir, der kendi kendine, Annayı öldüren kişi kendisidir. Bay Boş, acıyla inler. Resimlere bakmak ona fazla ağır gelir, böylece fotoğrafları eliyle iter, dikkatini kâğıtlara yöneltir. Toplam dört deste vardır, her deste on beş santim yüksekliğindedir. Bilinçli bir sebep olmaksızın, soldaki en uzak destenin üzerindeki kâğıda uzanır. Eşyaların üzerindeki etiketlerdekine benzeyen, el yazısı, kalın büyük harflerle, şunlar yazılıdır: Uzayın merkezden uzak noktalarından seyredildiğinde, yeryüzü bir toz zerresinden daha büyük değildir. Bundan sonra bir daha yazılarında, insanlık sözcüğünü kullanırsan, bunu hatırla. Bay Boşun bu cümleleri gözüyle tararken yüzünün aldığı tiksinti ifadesinden, okuma becerisini yitirmediğinden emin olabiliriz. Ama bu cümlelerin yazarının kim olduğu hâlâ bir soru işaretidir. Bay Boş, destedeki bir sonraki kâğıda uzanır ve bunun bir elyazmasından daktilo edilmiş bir tür metin olduğunu anlar. Birinci paragraf şöyledir: Hikâyemi anlatmaya başladığım an, beni yere yıktılar ve kafamı tekmelediler. Ayağa kalkıp yeniden konuşmaya başlayınca, içlerinden biri ağzıma vurdu, sonra bir başkası karnımı yumrukladı. Yere yıkıldım. Yeniden ayağa kalkmayı başardım ve tam hikâyemi üçüncü kez anlatmaya başlayacaktım ki, bu kez de Albay duvara yapıştırdı beni ve kendimden geçmişim. Bu sayfada iki paragraf daha vardır, ama Bay Boş ikinciyi okumaya başlayamadan önce telefon çalar. Bu, bin dokuz yüz kırklı yılların sonu ya da ellilerin başına rastlayan dönemden kalma, parmakla çevrilerek kullanılan siyah bir telefondur ve başucu masasında durduğu için Bay Boş yumuşacık deri koltuğundan kalkıp ayaklarını sürüyerek odanın öbür ucuna gitmek zorundadır. Dördüncü çalışta ahizeyi kaldırır. Alo, der, Bay Boş. Bay Boş, diye sorar, telefonun öbür ucundaki ses. Öyle diyelim. Emin misiniz? İşi şansa bırakamam. Hiçbir şeyden emin değilim. Bana Bay Boş demek isterseniz, o ada da memnuniyetle cevap veririm. Kiminle görüşüyorum? James. Ben James diye birini tanımıyorum. James P. Flood. Hafızamı tazelememe yardımcı olun lütfen. Dün sizi ziyarete gelmiştim. Saatlerce beraber oturup konuştuk. Haa, şu polis olan. Eski polis. Tamam, eski polis. Size nasıl yardımcı olabilirim? Sizi tekrar görmek istiyorum. Bir görüşme yetmedi mi? Yetti diyemem. Biliyorum, ben bu işteki önemsiz karakterlerden biriyim yalnızca, ama sizi iki kez görmeme izin verildiğini söylediler. Başka seçeneğim olmadığını söylüyorsunuz. Ne yazık ki öyle. Ama odada oturup konuşmak zorunda değiliz. İsterseniz dışarı çıkar parkta otururuz, öyle tercih ederseniz. Üzerime giyecek kıyafetim yok. Ben burada pijamalarım ve terliklerimle oturuyorum. Dolaba bakın. İstediğiniz giysilerin hepsi orada. Haa. Dolapta. Teşekkür ederim. Kahvaltınızı ettiniz mi Bay Boş? Sanmıyorum. Yemek yememe izin var mı? Günde üç öğün yiyebilirsiniz. Daha erken, ama birazdan Anna size uğrar. Anna? Anna mı dediniz? Size bakan kişi, o. Ben, onun öldüğünü sanıyordum. Yok canım. Belki başka bir Annadır. Sanmam. Bu hikâyeye karışmış olanlar arasında, tamamen sizden yana olan tek kişi odur. Ya ötekiler? Çok içerlemişler diyelim, şimdilik.
Bu arada, kameranın yanı sıra, duvarlardan birine bir de bir mikrofon yerleştirilmiş olduğunu da belirtelim, Bay Boşun çıkardığı her ses, son derece hassas dijital bir ses alma cihazına kaydedilmekte ve saklanmaktadır. Böylelikle en ufak bir inilti, en ufak bir öksürük, bir burun çekme, kazara kaçırılan gaz gibi onun vücudundan çıkan her ses de, hikâyemizin ayrılmaz bir parçasıdır. Elbette söylemeye bile gerek yok, bu işitsel veriler Bay Boş tarafından mırıldanılan, telaffuz edilen ya da bağırılan sözcükleri de içermektedir, tıpkı örneğin biraz önce kaydedilen, James P. Flood ile yapılan telefon görüşmesi gibi. Görüşme Bay Boşun, eski polisin o sabah kendisini görme talebini isteksizce kabul etmesiyle son bulur. Bay Boş, telefonu kapattıktan sonra, tıpkı bu raporun ilk cümlesinde bahsedilen pozisyonu alarak dar yatağının ucuna ilişir: Avuçları dizlerinin üzerinde, gözlere yere dikilidir. Ayağa kalkıp Flood ın sözünü ettiği dolabı, böyle bir dolap varsa, aramalı mı ve içinde giysiler olduğu varsayımıyla, pijamalarını çıkarıp üstünü başını değiştirmeli mi tabii öyle bir dolap varsa, diye derin derin düşünmektedir. Ama Bay Boşun böyle sıradan işlerle uğraşmak için acelesi yoktur. O, telefon zilinin çalmasıyla kesilen, daktiloya çekilmiş metni okumaya devam etmek ister. Bu okuma işine neden kendini kaptırdığını bilmez. Böylece oturduğu yataktan kalkar, odanın öbür ucuna gitmek üzere çekingen bir adım atar ve bu adımı atar atmaz ansızın baş dönmesi hisseder. Biraz daha ayakta kalırsa düşeceğini anlar, ama tekrar yatağa oturup krizin geçmesini beklemektense bir elini duvara dayar, gövdesinin bütün gücünü o kola yaslar ve yavaş yavaş gövdesini aşağı çekerek çömelir. Şimdi dizlerinin üzerinde oturan Bay Boş, öne doğru hamle eder, avuçlarını yere dayar. Başı dönsün dönmesin, masaya ulaşmakta o kadar kararlıdır ki dört ayak üstünde emekleyerek ona doğru ilerler. Deri koltuğa tırmandıktan sonra, birkaç dakika sinirlerine hâkim olana kadar bir öne bir arkaya sallanır. Gösterdiği fiziksel çabalara karşın yazıyı okumaya devam etmekten korktuğunu anlar. Bu korkuya neden kapıldığı, kendine de açıklayamadığı bir şeydir. Kelimelerden başka bir şey değil, der kendi kendine, kelimeler insanları korkudan neredeyse öldürecek güce ne zaman sahip oldu? İşitilmeyecek kadar alçak bir sesle, böyle olmayacak, diye homurdanır. Sonra, kendini inandırmak için yeniden aynı cümleyi avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarlar: BÖYLE OLAMAZ! Nedeni bilinmez ama, bu ani ses patlaması ona devam etme cesareti verir. Derin bir soluk alır, gözlerini önündeki sözcüklere diker ve aşağıdaki iki paragrafı okur: O zamandan beri beni bu odada tutuyorlar. Anlayabildiğim kadarıyla tipik bir hücre değil, bir kışla gözetimevine de benzemiyor, bölge tutukevine de. Küçük, çıplak, kabaca üç çarpı dört metre büyüklüğünde bir oda. Tasarımın basitliği (yerin toprak, kalın duvarların taştan örülmüş olması) yüzünden, bir zamanlar yiyecek deposu olarak kullanıldığını tahmin ediyorum, belki çuvallar dolusu un ve tahıl duruyordu burada. Yalnızca batıya bakan duvarın tepesinde demir parmaklıklı bir pencere var, ama ellerimin yetişemeyeceği kadar yüksekte. Odanın bir köşesinde saman bir döşeğin üzerinde yatıyorum ve her gün iki öğün yemek veriliyor: sabah soğuk tahıl çorbası, akşam sade suya çorba ve katıksız ekmek. Hesaplarıma göre kırk yedi gündür buradayım. Ama bu çetele hesabı yanlış olabilir. Hücredeki ilk günlerim birkaç dayak faslıyla bölünüyordu ve kaç kez bilincimi kaybettiğimi, bu bilinçsizlik durumunun ne kadar sürdüğünü de bilmediğim için, bir yerlerde sayıyı şaşırmış olabilirim, hangi günün doğduğunu ya da batan güneşin hangi güne ait olduğunu fark etmemiş olabilirim. Çöl tam penceremin önünde başlıyor. Batı yönünden esen her rüzgârda burnuma adaçayı ve ardıç otu kokusu geliyor. Bunlar, o kurak, uçsuz bucaksız açıklıkların verebileceklerinin en azı. Ben o çölde kendi başıma neredeyse dört ay yaşadım, dere tepe özgürce dolaştım, her türlü havada geceleri açıkta uyudum ve o genişlikten sonra bu odanın daracık dört duvarı arasına sıkışıp kalmak hiç kolay olmadı. Zoraki yalnızlığa katlanabilirim, kimseyle konuşmamaya, insan dokunuşundan yoksun yaşamaya katlanabilirim, ama yeniden açık havaya ve gün ışığına kavuşmaya hasretim, şu sivri köşeli taşlardan başka hiçbir şeye bakamayan gözlerimin açlığıyla kıvranıyorum. Arada bir penceremin altından askerler yürüyor. Çizmelerinin tabanıyla toprağı ezerken çıkan hışırtıyı duyuyorum, beklenmedik bir konuşmayla yükselen seslerini, öğlen sıcağında, benim için ulaşılmaz bir şey olan zamanın gün dilimlerinde, atların ve at arabalarının şakırtısını işitiyorum. Burası, Ultimadaki Garnizon. Konfederasyonun en batı ucunda, bilinen dünyanın en ucunda konumlanmış bir yer. Bulunduğumuz yerde, başkentten en az iki bin mil uzaktayız, haritaya geçirilmemiş Yabancı Topraklara kuşbakışı bakıyoruz. Yasaya göre oraya kimse gidemez. Ben gitmiştim, çünkü emir almıştım; şimdi raporumu vermek üzere dönmüş bulunuyorum. Beni ya dinleyecekler ya da dinlemeyecekler, ama sonra dışarı çıkarılıp vurulacağım. Artık bundan iyice eminim. Önemli olan kendimi kandırmamak, umut beslemenin çekiciliğine karşı koymak. En sonunda beni duvarın önüne getirip tüfekleriyle bedenime nişan aldıklarında, onlardan isteyeceğim tek şey, göz bağımı çözmeleri olacak. Beni öldürecek adamları gözlerimle görmek hiç umurumda değil, ama gökyüzüne bir kez daha bakmak istiyorum. Şimdi istediklerim bu kadar. Açık havada ayakta dikilip durmak, başımı kaldırıp tepemde duran uçsuz bucaksız mavi gökyüzüne, uluyan sonsuzluğa dalıp gitmek. Bay Boş, okumayı bırakır, buraya kadar metnin bütün sözcüklerini anlamış olsa da bundan nasıl bir anlam çıkaracağını bilemez. Bu, gerçek bir rapor olabilir mi, diye düşünür, esrarengiz Yabancı Topraklarla bağlantılı olduğu anlaşılan Ultimadaki bu Garnizon, Konfederasyon denen bu yer, neresidir ve neden bu metin, kulağa on dokuzuncu yüzyılda yazılmış gibi geliyor? Bay Boş, aklının başında olmadığının, nerede olduğunun ve bulunduğu yerde olmasının sebebine ilişkin tam bir karanlığa gömüldüğünün farkındadır, ama sağduyuyla, içinde bulunduğu ânın yirmi birinci yüzyılın başlarında, bulunduğu yerin de Amerika Birleşik Devletleri olduğundan hemen hemen emindir. Bu son düşünce ona pencereyi, daha kesin söyleyecek olursak, üzerine PERDE yazılı beyaz bant yapıştırılmış olan perdeyi hatırlatır. Ayak tabanları döşemeye bastırılmış, kolları da deri koltuğun kolçaklarına dayalı olarak doksan ila yüz derece arası bir dönüş yaparak sözü edilen perdeye bakar, çünkü bu koltuğun marifeti sadece öne arkaya sallanmak değildir, daire çizerek dönecek şekilde yapılmıştır. Bu son keşif Bay Boşun o kadar hoşuna gider ki, bir an için neden perdeye bakmak istediğini unutarak koltuğun şu âna kadar bilinmeyen bu özelliğine kaptırır kendini. Bir kez koltuğunda fır döner, sonra iki kez, sonra üç kez ve bunu yaparken küçükken berber dükkânında, Berber Rocco tarafından, bir kez saçı kesilmeden önce, bir kez de saçı kesildikten sonra aynı şekilde döndürüldüğünü hatırlar. Neyse ki, Bay Boş dinlenmek için durunca, koltuk yine daireler çizmeye başlamadan önceki konumuna yakın bir noktaya gelmiştir, yani Bay Boş yine perdeye bakmaktadır ve yine bu keyifli deneyimden sonra pencereye doğru gitsem mi, perdeyi açsam mı, nerede olduğumu görmek için dışarıya göz atsam mı, diye düşünmektedir. Belki artık bulunduğum yer Amerika değildir, der kendi kendine, belki bir gece yarısı dış güçler emrinde çalışan gizli ajanlar tarafından kaçırılmıştır ve bir başka ülkededir. Koltukta yaptığı üç tur fır dönmeden kalan hafif bir baş dönmesi yüzünden bulunduğu noktadan kımıldanmaya çekinmektedir, birkaç dakika önce bütün odayı dört ayak üstünde dolanmasına yol açan durumun tekrarlanmasından korkar. Bay Boşun şu noktada henüz farkına varamadığı şey, bu deri koltuğun, öne arkaya sallanmanın ve kendi etrafında dönmesinin de ötesinde, onun hiç ayağa kalkmasına gerek kalmadan, perdeye kadar bir yolculuk yapmasına olanak sağlayan dört küçük tekerlekle donanmış olmasıdır. Bay Boş, ayaklarından başka, kendisine hareket kabiliyeti veren başka araçların da bulunduğunu bilmeyerek bulunduğu yerde kalır, masaya sırtı dönük olarak koltukta oturmakta ve bir zamanlar beyaz olan ama şimdi sararmış pencere perdesini seyretmekte ve bir gün önceki öğleden sonra adı James P. Flood olan eski polisle yaptığı görüşmeyi hatırlamaya çalışmaktadır. Hafızasını yoklamakta, bir görüntü, adamın neye benzediğini hatırlatan bir ipucu aramaktadır, ama zihni ona açık seçik birtakım resimler sunacağı yerde, yine üzerine basan suçluluk duygusuyla felce uğrar. Ne var ki, bu tazelenmiş işkence ve korku nöbeti, dört dörtlük bir paniğe dönüşmeden önce Bay Boş birinin kapıyı tıklattığını ve sonra bir anahtarın kilide sokulduğunu duyar. Bu Bay Boşun odada hapis olduğu, başka birilerinin iyi niyeti ve merhameti olmadan odadan çıkamayacağı anlamına mı gelmektedir? Öyle olması gerekmez. Bay Boş kendisi kapıyı içeriden kilitlemiş olabilir ve şimdi eşiği geçip dışarıdan içeriye girecek olan kişi, kapıyı açmak ve belki Bay Boşu ayağa kalkma zahmetinden kurtarmak için o kilidi açmak zorundadır. Öyle ya da böyle şimdi kapı açılmaktadır, içeriye orta yaşlı bir kadın girer, kırk beş ile altmış arasında herhangi bir yaşta olabilir, diye düşünür Bay Boş, ama bundan kesinlikle emin olmak kolay değildir. Kırlaşmış saçları kısa kesilmiştir, üzerinde lacivert pamuklu pantolon, lacivert pamuklu gömlek vardır ve odaya girer girmez yaptığı ilk iş Bay Boşa gülümsemektir. Şefkat ve sevecenliği birleştirmiş gibi görünen bu gülümseme hemen bütün o korkularını silip götürür ve sakin bir denge haline kavuşur. Kadının kim olduğuna ilişkin en ufak bir fikri yoktur, bununla birlikte onu görmekten mutluluk duyar. İyi uyudunuz mu, diye sorar, kadın. Emin değilim, diye cevap verir, Bay Boş. Dürüstçe söylemek gerekirse, uyuyup uyumadığımı hatırlayamıyorum.
|