|
19 Ağustos 1991'de Mihail Gorbaçov'a ve onun Sovyetler Birliği'nde yaptığı reformlara karşı muhafazakâr bir darbe patlak verdiğinde, müslüman Sovyet cumhuriyetleri yöneticilerinin çoğu darbecilere onay vermişti. Darbeden birkaç gün sonra aynı yöneticiler ülkelerinin bağımsızlığını ilan ettiler; bağımsızlık ilanını izleyen üç ay içinde bu karar resmileşti. Bir anda yeni bayraklar, vatana, bağımsızlığa ve ulusa övgüler düzen yeni sloganlar çıkıverdi ortaya. Milli marşın bestelenmesi ve devlet armasının hazırlanması için yarışmalar düzenlendi. Komünist partiler devlet başkanlarının partilerine dönüştü. Rusça'dan başka dil bilinmediği için çat pat konuşuluyor olsa da, ulusal diller resmi yazışma dili oldu. 1991 yılında hepsi Sovyet nomenklatura'sından(*) gelen ve birkaç ay öncesine kadar hâlâ Moskova'nın sloganlarını körü körüne tekrarlayan yöneticiler, birdenbire Rusya'ya karşı kuşkuyla yaklaşan, Batı'ya dönük, milliyetçi bir söylem tutturdular. 1996 yılında, Moskova'ya kafa tutan ve bakanlar kurulunda Azerice konuşamayan tek bakanı kınayan o yetmişlik Haydar Aliyev bir zamanki halinden, eski KGB subayından, Politbüro üyesinden, Sovyet Azerbaycanı'nı on yedi yıl yöneten kişiden o kadar farklı ki! Bu dönüş nasıl açıklanabilir? Orta Asyalı yöneticiler, Türkmenistan devlet başkanının etrafındaki kişilik kültünün akla getirdiği gibi, Sovyet imparatorluğunun yıkılmasıyla ortada kalan ve yeni küçük Sovyet cumhuriyetleri kurma tasasına düşen iflah olmaz komünistler midir? Yoksa SSCB'nin yıkılması, eskilerden gelen aşiretçilik, etnik çekişmeler ve yeni hükümdarlarıyla birlikte Orta Asya'daki geleneksel toplumların sürekliliğini ortaya mı çıkarmıştır? Bu durumun yeniye referansla mı eskiye referansla mı açıklanacağı konusunda bir tereddüt vardır; kuşkusuz Batılı gözlemcinin şaşkınlığının iki farklı yüzüdür bu yaklaşımlar. Ama ne Sovyet öncesi geçmişe dönüşten, ne de bir Yeni-Sovyetizm'den söz edilebilir. Yeni uluslar ciddiye alınmalıdır. Bağımsızlıklar aniden ve istenmeden ortaya çıkmıştır. Kayıp bir ulusun tarihsel hafızası ya da Ermenistan, Gürcistan veya Baltık ülkelerinde olduğu gibi bu ortamı hazırlayan bir milliyetçi hareket söz konusu değildir. Eski SSCB'nin müslüman cumhuriyetleri yalnızca sınırlarıyla değil hem isimleriyle, hem de içerdikleri varsayılan etnik toplulukların tanımı ve hatta dilleriyle, yeniden icat edilen geçmişleriyle birlikte 1924 tarihli bir yasadan doğmuşlardır. Bu yapaylık, birçok gözlemciyi, SSCB'nin yıkılmasının uluslar-üstü kimliklerin (Panislamizm, Pantürkizm, Panturanizm, hatta Bağımsız Devletler Topluluğu adı verilen Sovyetik yuvaya dönüş) geri gelmesine neden olacağı tahmininde bulunmaya itti. Ama buna karşın, Tacikistan dışında, bağımsızlıklarını kazanan bütün yeni ulusların atılımlarını hemen Sovyetçilik'ten miras kalan devlet yapısına dayandırdıkları açıktır. Şu veya bu cumhuriyet ve dilden başkasını bilmeyen, tanımayan; okulun, gazetelerin, televizyonun veya komşularının kendilerine kimlikleri hakkında öğrettikleri şeylerden kuşku duymayan vatandaşların taze ama ortak hafızalarında, bu yeni cumhuriyetlerin varlığı bir gerçekliği ifade etmektedir. Bağımsızlıktan sonra, iktisadi sıkıntılara ve belli bir Sovyet sistemine duyulan özleme karşın hafızalardaki bu kökleşme güçlenmektedir; zaten özlenen o sistem de artık Rusya'dan gelen bir nimet gibi değil, Moskovalı ağabeylerinin bencilce ihanet ettiği bir miras gibi görülmektedir. Özbekistan bir Polonya değildir, ama bir Doğu Almanya veya Bosna da değildir. Bir ulus, yerleşik bir devlet vardır gerçi ortada. Ama bu devleti var etmek için hiçbir zaman savaşılmamıştır. Peki, bir milliyetçilik tarafından taşınmayan bir ulus nasıl ortaya çıkar?
Sovyetler Birliği, istemeden, Orta Asya'da muazzam bir ulus imal etme aracı oldu. Milliyetler politikası her şeyden önce var olan milliyetçilikleri, özellikle Rus, Ukrayna, Gürcü, Tatar hatta Kazak milliyetçiliklerini kırmak için düşünülmüştü. Bu yolda, birbirleriyle çekişme halinde ve kuramsal olarak "büyükler" kadar hakka sahip birçok "küçük" halk imal edildi. Böylece var olmayan milliyetçilikler yaratıldı. Kuşkusuz burada amaçlanan şey bu yeni halkları kendi ayakları üzerinde durabilecek birer ulus-devlete dönüştürmek değildi; tam tersine amaç, diğerleriyle birlikte bu halkları da büyük Sovyet bütünü içinde eritme hedefi doğrultusunda, sadece görünüşte var olan bir yönetime indirgemekti. SSCB'nin ideolojik hedefi halkları Rusdilli bir homo sovieticus (Sovyet insanı) içinde eritmek olsa da, yeni imparatorluğun kurulması sırasındaki stratejik öncelik, dil (Türkçe) veya din (İslam) üzerine kurulu büyük dilsel ve kültürel bütünleri kırmaktı. Bunu yapabilmek için, Stalin "milliyet" (natsionalnost) kavramını öne çıkardı: Her milli siyasal varlık, tüm tarihsel süreçler sırasında dile dayalı bir kimliği koruyabilmiş bir etnik cemaat olarak tanımlanan asli bir milliyete karşılık gelmeliydi. Bu halk, mensuplarının her türlü siyasal sözleşmesinden ve bilinçli seçiminden bağımsız olarak gelişen, canlı, doğal bir veri olarak sunulmaktaydı. Sovyetler'in bu etnik halk anlayışındaki paradoks, geniş ölçüde yapaylık taşıyan çeşitli gruplaşmalara nesnel gerçeklik statüsü verilmesidir. Rus imparatorluğunun müslüman nüfusu arasında aceleyle gerçekleştirilen gruplaşmalardı bunlar. Oysa müslüman nüfus içinde modern anlamda hiçbir ulusun gelişmemiş olması bir yana, "milli" sözcüğü bile kendine ait bir devlet ve toprağı bulunmayan dini ve kültürel bir cemaati ifade ediyordu. Sovyet iktidarı, kendi toprağı ve kurumlarına sahip modern bir ulus-devlet oluşturan bir halkın gücünü ve canlılığını hesaba katmak yerine, 1924'te, sonradan her birine birer asli halk atfedilecek olan Sovyet cumhuriyetlerinin kurulmasını kanun hükmüne bağladı. Bu sanal halkın yüzyıllardan bu yana nasıl siyasi bir cisimleşme bekleyişi içinde olduğunu açıklamak ise antropologlara, dilbilimcilere ve tarihçilere bırakılmıştı. Bu büyük ulusal bölümlemenin esas amacı çok-kavimli bir imparatorluk bağlamında, farklı halkların artık "enternasyonalizm" diye adlandırılan bir Rus ekseni içinde bir araya getirilmesini sağlayacak bir yönetim tarzı bulmaktı; bir yandan da, hiç olmazsa kuramsal olarak, halkların haklarına ve çokdilliliğe saygı gösterilecekti. Demek ki, bu cumhuriyetlerin bir yandan devletin biçimsel belirtilerini geliştirirken, diğer yandan da kendi ayakları üzerinde duramamaları gerekiyordu. Her şey buna göre ayarlanmıştı: biçimsiz sınırlar, iç topraklar, cumhuriyetin halkının her zaman azınlıkta olduğu başkentler (Taşkent, Duşanbe, Almatı, Bişkek), azınlıkların başka azınlıklarla iç içe girmesi (daha doğrusu azınlıktan çoğunluğa dönüştürülmesi ya da tam tersi), iktisadi açıdan merkeze bağımlılık, cumhuriyetler arasında doğrudan ilişkilerin olmayışı, vb. Yine de, böylece seçilen ve gelişmelerinin nihai aşamasına, yani ulus olma aşamasına eriştikleri varsayılan halklara görünürde bir devletin çeşitli araçları verildi: bir siyasal aygıt (bir "cumhuriyet" komünist partisi), bir devlet yapısı (bakanlar kurulu, devlet başkanı), ulusal bir dil, bir üniversite ve bir bilimler akademisi. Böylece Sovyet sistemi, ulus-devletten bihaber olan bir bölgeye ulus-devlet modelini yerleştirmiş oldu. Müslüman cumhuriyetlere meşruiyetlerinin ve kendilerini tanımlamalarının unsurlarını sağlayan kavramsal (tarihsel, etnografik, dilbilimsel) araçları oluşturan da Sovyet sistemiydi. Bundan önce var olan bir milliyetçilik bulunmadığından, bu halkların varlığını kanıtlayan tek şey onlara aniden verilen bu ulusal biçimdi. Kuşkusuz pek çok kez yinelendiği gibi, Sovyetler'in asıl düşüncesi yalnızca bir biçimin söz konusu olduğuydu; gerek edebi gerek siyasi olarak içerik, Sovyetik bir içerik olmalıydı. Ancak, her şeye karşın, bu biçim kendi nesnesine hayat verdi. Bir Sovyet cumhuriyeti gerçekmiş gibi görünen boş bir çerçevedir. Kurumlar ve yönetim aygıtı, toplumsal varlıklarını bu çerçeveye borçlu olan bir siyasal kadroyu, bir bürokrasiyi ve bir aydınlar sınıfını doğurmuştur. Toprak, ulusal simgeler, dil; ne kadar yüzeysel olursa olsun okullarda bir ulusal kültüre gönderme yapılması, milliyetçi olmayan, sadece ulusal nitelik taşıyan bir dünya görüşünün yerleşmesine neden olur. Burada milliyetçilik bir ideoloji değil, bir habitus'tur; içselleştirilmiş, ulusal çerçevenin işleyişini etkilemediği sürece özgün bir ideolojiyle, yani komünizmle güzelce uyuşan bir yaşam tarzıdır bu. Ancak Andropov (1983) ve Gorbaçov (1985) yozlaşmaya karşı mücadele ve "sosyalizm" adına bu ulusal kültüre ve yerel aygıtlara el attıklarında cumhuriyetlerin kadroları ve kamuoyu, kendilerini uzun Brejnev döneminde kurumsallaşan uzlaşmanın bir parçası olarak görmemeye başladılar: Bu uzlaşma herkesin kendisi için önemli olanı almasına dayanıyordu. Yani ordu ve ideoloji Moskova'ya; yerel iktidar, zenginleşme ve ulusal çerçeveye sıkı sıkıya yerleşme ise cumhuriyetlerin aparatçik'lerine, parti aygıtı görevlilerine bırakılmıştı. Sovyet döneminin en önemli etkisi her insan grubunun sistemli bir şekilde toprak temelinde bölgeselleştirilmesi ve etnikleştirilmesiydi; bu da, o zamana kadar görülmemiş olan bölgeci ve etnik çatışmaların kızışmasına yol açmıştı: kolektivizasyon, bireyin bir kolektife (kolhoz) bağlanması, komünist partinin idari bölümlenme (köy, bölge, il sovyetleri; cumhuriyet komünist partisi) temelinde yapılanması. Buna paralel olarak kimlik tek anlamlı bir hale geldi: On yıllık nüfus sayımı ve ülke içi yolculuklarda kullanılan pasaportun "beşinci satır"ı, herkesin kendini devlet tarafından dayatılan listede yer alan tek bir "milliyete" (etnik gruba) dahil etmesini gerektiriyordu. Her şeyin belli bir toprağa, bölgeye dayandırılması ile kimliklerin sistemli bir biçimde etnikleştirilmesi bir arada yürütülüyordu. Böylece, etnik ulus-devletin temelleri, tümüyle siyasal bir kimlik, Sovyet devleti nezdindeki yurttaşlık aleyhine çıkıyordu ortaya. Bu Sovyet devleti de Ağustos 1991'de, alkol ve benzin buharları içinde yıkılıp gidecekti.
|